Showing posts with label özlemek. Show all posts
Showing posts with label özlemek. Show all posts

Sunday, September 11, 2011

Progresif Geçmiş Sayıklamaları


Geçmişle kurulan ilişki tuhaf bişey... Tamamen yok saysan kötü, orda asılı kalsan daha da kötü. Esas olan geçmişle şimdi arasında sağlıklı bir köprü inşa etmek ve güvenli bir şekilde ara ara ziyaret etmek. Ordaki güzellikleri şimdiye taşımak, mümkünse çirkinlikleri de çürümeye bırakmak.

Geçmiş benim için bir daha hiç geri gelmeyecek hüzünlü bir şey oldu hep ve hep de öyle olacak galiba. Ama hatırladıkça içimi ısıtan şeyleri devam ettirmenin mümkün olacağını da farkettim yakın zamanda. Küçük çapta bir aydınlanma belki de. Ortalıklarda dolaşan bir "seksenlerde, doksanlarda şunları yapardık" listesi var ya, benim de geçmiş (ya da gençlik) deyince aklımda hatları çok net olmasa da bir liste oluşuyor. Bu listeye giren şey ya şeylerle alakalı hisleri şimdiye taşımak mümkün mü değil mi bilemiyorum, ama o hislere benzer hislerden çok da uzaklaşmamak gerektiğini seziyorum gittikçe. Aksi takdirde insan yaşlandıkça sığlaşıyor, odunsu bir yapıya bürünüyor.

Bahsi geçen listeye göz attığımda aklıma ilk düşenler sesi sırf klavsene benzediği için aşık olduğum sevgilim, bıkmadan biriktirilen gazete küpürleri, bazen Nejat İşler'in tezgahından bazen de Zihni'den alınan çekme kasetler, sokakta manyaklar gibi oynanan yaz akşam üstleri, arka arkaya 3 filme birden gidilen festivaller, çok değerli konserler için bazen bir gece önceden girilen bilet kuyrukları, eski ev damlarında gizlice şarap içmeler, hiç durmayan bir macera arayışı, king crimson, eloy, grateful dead dinlemek, pink floydu kesinlikle karanlıkta dinlemek, salak olmaktan korkmak, ama bayağı da salak olmak, birbirini ardına okunan kitaplar, sabahlara kadar telefonda konuşmak, anket yapmak, komik skeçler hazırlayarak şovlar yapmak... İşin aslı hayata biraz daha maruz kalmak, biraz daha keşifli bir ruh hali, sınırları zorlamak ve çok ama çok daha az korkarak yaşamak.

Tüm bunları tekrarlamak çok anlamlı olmayabilir haliyle, ama dediğim gibi en azından bu tür hisleri yaratacak yeni şeyleri keşfetmekten çok da korkmamalı insan. Geçmişi tekrar yaşayamasan da, gençlik kafasını ara ara hatırlamak iyi olur, yerinde olur. Yeni yıl gelmiş olsaydı iyi bir yeni yıl kararı olabilirdi bu.

Biraz didaktik konuştum galiba, ama bu yaşta da bu kadarı doğal olsa gerek.

Sunday, June 19, 2011

Babalar ve Kızları


1 ile 5 yaş arasındaki neredeyse tüm anılarım babama dair... Tüm çocuk kahkahalarımın, tüm hayranlıklarımın, tüm oyunlarımın içinde babam var. Neden bu anıların çoğunluğunda babamın olduğu bu yazının konusu değil, ancak babamın benim için ne anlama geldiği tam da bu yazının konusu...

Babama dair ilk duygum/düşüncem onun kudretli, harikulade bir büyücü olduğu... İnsan üstü güçleri olan bu baba her gece yatağımın baş ucuna gelip, havadan uçup gelerek ustalıkla ağzıma giren küçük bir parça çikolatanın ardındaki esrarengiz güçtü. Her gece usanmadan sorardım, "yaaa babacım, sen mi atıyorsun çikolatayı", o da "ben değil büyücü atıyor" diye cevap verince hiç sorgulamadan inanırdım. Biraz büyüyüp 4-5 yaşına geldiğimde, sıkı bir saklambaç oyununa sardırmıştık beraber. Saatler süren ve babamın asla oynamaktan sıkılmadığı oyunda, babam saklanınca, bir türlü onu bulamayıp nerede saklandığını sorduğumda beni çekmeceye saklandığına inandırmıştı. Sıra bana geldiğinde kendimi çekmeceye sokmaya çalışırken bulurdum. Giremediğimde ise kendi kendime cevabım hazırdı... Babam büyücüydü, tabi ki herşeyi yapabilirdi, benim yapamamam normaldi...

Daha da büyüyüp okula başladığımda babama mevsimleri sormaya başlamıştım. O zamanlar Accuweather filan da yoktu hayatımızda. Yarın kar yağıp, okul tatil olacak mı? 23 Nisan töreninde yağmur yağacak mı? Verdiği yanıtları bir saniye bile sorgulamamıştım. Yavaş yavaş büyücüden Tanrı'ya giden bir yola girmişti babam benim için.

İlk ergenlik yıllarımda babamın insan olduğunu farketmemle beraber korkunç bir kızgınlık bürüdü içimi. Artık ders çalışmak yerine TV seyretmeme kızan, yemek istemediğim kerevizi zorla yediren bir baba figürü vardı hayatımda. Bana ısrarla "insanlara hayır demeyi öğren" diyordu. Üstelik kar yağacak dediği günlerde kar yağmıyordu (evet o yaşta da hala sormaya devam ediyordum). "Babamın aslında ne kadar haklı olduğunu sonraları anladım" filan demeye çalışmıyorum, sadece babasına bu kadar hayran bir kız çocuk olarak bu kızgınlık evresine girebilmiş olmaya şaşıyorum. Benimle olan ilişkisinde yaptığı her şeye o kadar çok kızıyordum ki, işin tuhafı onun da bu yeni durumu sindiremediğini, bocalayıp üzüldüğünü de görüp, daha da çok sinirleniyordum. İnsandı işte, kudretsiz bir insan! Ergenle, hele benim gibi fazlasıyla baş belası bir ergenle başetmek gerçekten insan üstü bir güç gerektiriyordu kesinlikle.

Liseye geldiğimde ise çok yakın bir dostum, bazen kızıp kavga ettiğim ama ne olursa olsun bana korkunç inanan, her şeyiyle bana güvenen, destek olan, hep bana taraf olan bir babam vardı. 16 yaşında "arkadaşlarımla tatile gidiyorum" dediğimde, yine tarafını benim yanımda tutmuştu. O ve ben, gitmemem gerektiğini düşünen bütün diğer aile fertlerine karşıydık...Bu taraflık hali çok uzun yıllar devam etti. Genel geçer normların dışında kalan tüm eylemlerimde tek desteğim, bana tek güvenen insan hep babam, hep babam oldu.


18-19 yaşlarında ilk erkek arkadaş darbesini yediğimde, ağlamaktan sırılsıklam olmuş yatağımın
başucuna gelmişti yine... Bu kez büyücü olarak değil, sonsuz özel bir baba olarak... "Seni hep sevecek, hep yanında olacak bir erkek var" hayatında deyip göz yaşlarımı dindirmişti.

Babam kişiliğiyle, iddiasıyla, babalığıyla hep farklı, hep aykırı bir adam oldu. Bense büyüyüp çocuk renkliliğimi yitirdikçe onu sorgular oldum. Neden aykırı, neden bunu yapıyor, niye hayatı zorlaştırıyor? Biliyorum ki, tüm bu sorgulamalarım yüzünden onulmaz pişmanlıklar yaşayacağım bir gün...İşte bununla hiç başedemiyorum.

Zamanla, ölümle, insanların zamana karşı kaybettikleri yarışla ilgili meselelerim olduğu ortada, Bu meselelerin en büyüğü ise babamın bu yarışçılardan biri olması karşısında duyduğum kızgınlık. Ergen yıllarımdaki kızgınlığa benzer, babamın yaşlanıp bütün ona atfettiğim tanrısal özelliklerinin her birini yavaş yavaş yitirdiğini, ya da aslında hiç sahip olmadığını görmek içimde korkunç bir isyana yol açıyor. Gizli gizli sigara tüttürmesi, duygularıyla başa çıkamayıp aşırı tepkiler vermesi, duygularını dillendirememesi, konuşmadan iletişim kurmaya çalışmasına çok kızıp, sonra aynı zayıflıkların hepsine sahip olduğumu, babamın da en az benim kadar insan olduğunu görmek tuhaf duygular uyandırıyor.

İşte tüm bu tuhaf duyguların içinde en büyük aymazlığım babamın ne kadar özel, ne kadar muhteşem bir insan olduğunu hatırlamadığım anlardadır, babamın insan olmasını hala hazmedeyip ona ergen tepkileri verdiğim günlerdedir, ona bir türlü her şeyimle kendisini ne kadar sevdiğimi söyleyemeyişimdedir. Bu yazıyı yazıp, ona okutacak yetişkinliğe bile sahip olmayışımdadır.

Bu babaların suçu mudur, evlatların mı hala çözebilmiş değilim ancak babayla olan ilişkide bir türlü büyüyemek, içinde yanan tutuşan ergen çatışmalarla hala babaya kızmak sanırım bana özel bir durum değil. Neyse ki bütün bu çatışmaların hiçe indirgendiği bir hal de var, o da koşulsuz, mutlak, enginler kadar büyük sevgiyle babayı sevme hali...

Belgrad Ormanı, 1979

Babama baktığımda ölümsüzlüğü öyle çok istiyorum ki, çok istersem evrenin bana yardım edeceğini düşünmek, babamla beni hiç ölmediğimiz bir uzay boşluğunda sonsuza kadar salınarak tutmasını istiyorum. Ben, Belgrad ormanın'daki o bankın üzerindeki kadar küçük; O, bankın yanına oturmuş göle bakar hali kadar genç, elele tutuşmuş, zamanın içinde huzurla donalım istiyorum.

Tüm babalara sevgiyle...

Tuesday, July 14, 2009

Geçip giden huuuu, zamanları huuuu, bir yerlerde bulsaam

Hatırlamak insanın “kendi” olmasıyla ilgili çok ilginç bir hadisedir. Ben olmanın, benlik bütünlüğünün bir parçası, bir kesintiye uğramama telaşıdır. Geçmişten bir dilimi aklına getirip onun her gününü hatırlamaya çalışan var mı başka bilmiyorum ama kokusuyla, duygusuyla, sesleriyle hatırlanabilir istenirse mevzu bahis dilim. Genelde bölük pörçük gelmeye çalışır geçmişten salınarak gelen anlar... Beyindeki sessizlik içinde, dilimin zamandaki donmuşluğunun içinden koparak şimdiye kaçmış bir kahkaha çınlar ve sonra yine sessizliğe bürünür beyiniçi, ama bu, kişinin motivasyonunu bozmamalı ve yeterli konsantrasyonla hatırlanmak istenen dilimin kesintisiz olarak da çağırılabileceği unutulmamalıdır. Bu egzersizi uygulamak değişik bir tecrübedir. İçinde bulunulan andan tamamen kopmak ve dilime ait bütün izlenimleri, beş duyunun tüm deneyimlemelerini, duygularını çağırmak gerekir. Bu süreç "Televizyon seyrediyordum, sonra taze çiçek kokusu duyup sağa bakmıştım, fonda hep devam eden duygum duyarlılık acısıydı..."diye beyinde akan bir roman yazmak gibidir adeta. Zevklidir ama çok da tavsiye edilmeyebilir uzmanlar tarafından.

Geçmişe asılan ve unutmamaya çalışarak, geçmişi umutsuz bir çabayla da olsa yaşatmaya çalışan kişilere genelde acınır. Bu kişiler şimdiyi kaçıran, "an"ı yakalayamayan kaybedenlerdendir. Oysa mutluluk guruları tarafından sürekli olarak pohpohlanan, şimdiyi tanımlamak için de kullanılan “an” dediğimiz şey nedir ki? Zayıf, cılız, düşüncelerden ve tortulardan arınmış bir yaşantı parçası.... Oysa geçmiş öyle mi? Zaman içinde daha da oturan/olgunlaşan duygusuyla ağdalı bir gerçekliktir. Ama yitirilmiş bir gerçekliktir bir yandan. Hatta gerçek bile değildir çoğunlukla, aklın oyunlarıyla yeniden şekillenmiş ve kişiliğin labirentli yollarından geçerek değişime uğramış bir meta gerçekliktir. O belki de hiç varolmamış metagerçekliğe erişme çabasıyla geçer bir kısımın ömrü. Ve yine modern dünyanın mutluluk tüccarları tarafından, biraz haklılık payı taşıyan ama çokça da zalim, bir horlanmaya maruz kalır o kısım.

Hatırlamanın yan etkilerinden biri de özlemektir. Özlemek, “ben”in bir parçası olan o zaman diliminin geri dönmeyecek olması, onu hatırlamak ama yaşayamamak, burnunun sızlaması, dilimi geri istemek ama alamamak, ileriye bakmaya çalışmak, "an"a odaklanmak ama becerememek gibi bir yığın iç sıkıntısına sebep olur. Yine sanılır ki, özlenen dilimde var olan "ben" yitmiş, yerine başka bir "ben" gelmiştir. Böyle durumlarda yaşanan özlem duygusunu en iyi, sözcüklerle değil de, burun, göz ve boğaz arasında hissedilen, ılıktan daha sıcak o baskı ile tarif etmek doğrudur. Bu gibi durumlarda 1-özlenen dilimin yine "ben"in ta kendisi olduğu, 2-kişinin dilimle ilişkilendirdiği "ben"den "şimdi"de ayrıştığını sandığı ama aslında kimsenin kendinden ayrışamayacağı ve 3- aslında o "ben"in yine yerli yerinde olduğu 100 kere bir deftere yazılmalı ve günde 3 kere yemeklerden önce ve mümkünse öğünler arasında tekrar tekrar okunmalıdır. Yetmiyorsa yakınlarda olan bir dost/arkadaş vb yakalanıp, "Bana bak o da sensin, bu da sensin, sen kaybolmadın aynı şekilde yaşıyosun şapşalak" dedirtmek suretiyle kafaya dank ettirilmelidir.

Wednesday, September 24, 2008

İlhan Berk'e Mektup

Sevgili İlhan Berk

Sen gideli tam 27 gün olmuş. 27 ilginç bir sayıdır sen de bilirsin. 3'ün küpüdür mesela. Bugün sana bu mektubu yazmak istememin günüdür aynı zamanda. Elimde "Yüzüklerin "Efendisi"nin bilmemkaçyüzüncü basımıyla bütün çocuk halimle bodrum sokaklarında dolaşıyordum kış aylarından birinde. Sanki 98 kışıydı diyesim geliyor. On sene boyunca senin hayalinle yaşamamı senin adının aslında İlham Berk olmasına bağlayabiliyorum ancak. Bir de Sabahattin Ali'nin hayalinin peşinden koşup, onun olduğundan emin bile olmadığı bir mezarın üstüne bir demet kıvırcık salata bırakan birini tanıyorum, bir bu kadar daha ilhamına hastalıklı derecede bağlı. Postaneye koşar adım girişini hatırlıyorum senin. Kanarya gibi bir halin vardı. Yüzüne bakınca seni nerden hatırladığımı düşünmek zorunda kalmıştım. O zamanlar çok şiir çok kitap okuyan bir çocuktum İlhan Berk. Kim olduğunu çıkarmam o kadar zor olmadı bu yüzden. Pır pır yanına yaklaştım, o sevmediğim yapay kibar halimle elimdeki tek yazı yazılabilecek şeyi uzattım çekinerek. Senin gibi bir insanla bildiğim yegane ilişki kurma yolunu seçtim ve senden kitabıma imza istedim. Sense yeni arkadaş edinmek üzere olan bir çocuk heyecanıyla " Beni tanıyor musunuz" dedin. Sonra o güzel imzanı attın. Beni sevdiğin bir yere davet ettin. İçtiğim en güzel şarabı içirdin. Güdük şiirlerimi okudun, sen okudun, sen İlhan Berk olarak benim şiirlerime nazik yorumlar yaptın. Ne kadar da insancıldın, ne kadar alçak gönüllü bir tanrıydın. "Yarın da buluşalım mı" derken yine çocukça heyecanlandığını gördüm. Ne kadar normal gelmişti herşey. Ne kadar saçmaymış böyle sanmam. Ertesi gün aynı çocuk coşkunla çıkageldin. Bu defa senin elinde bir kitap, kitabın! Gidip kitapçıdan satın almışsın Allah'ım! İçinde ise bir mucize... Dostluğun mucizesine itaf ettiğin o sözcükler. Ben senin dostun olmuşum birden.

Senden sonra bir çok film seyrettim İlhan Berk, bir çok insan tanıdım, çok kitap okudum diyemiycem ama okudum biraz elbet, sevdiğim ben'den çok uzaklaştığım ve kısmen yakınlaştığım zamanlar oldu. Ama hiç bir ben'i seninle iki gün geçiren ben kadar sevmedim, hiç bir yeni tanıdığım insan bana o kadar ilham vermedi. Hiç bir kitap, hiç bir film senin zenginliğine erişemedi. İlhamın ne olduğunu bilen bilir. "Yaşamın bir tek anlamı varsa o da ilhamdır" diyecek kadar da fütursuzum evet. On sene hayatımın türünden, aldığı biçimden en mutsuz olduğum zamanlarda bir köşeciğimde hep sen vardın. Evet sen umuttun aynı zamanda Umut Berk. Küçük f harfi şeklinde bir kırıntı.

Sonra seninle bir kaç kere daha karşılaştık, birinde etrafını küçük İskender'in düşmanca ve teritoryal kolları çevirmişti, yüksek sesiyle sana yaklaşanları korkutuyordu. Ya da ben korktum, sadece ben burdayım diyebildim. Arif Damar vardı o gece, "gitme kal var yok dinlemez bir çocuk isteğidir diyordu" yine. Bense senin oteline gidip, sana mektup bıraktım sarı bir zarfın içinde.
Acaba hiç alabildin mi mektubumu? Sonra seni bir otobüsün penceresinden ve bir restoranın balkonundan gördüm birer kere. Yanına bile gelmedim şuursuzluğumdan. Sanırım bir sonraki görüşüm tam dokuz sene sonraydı. O zaman 90 yaşında bir kanaryaydın artık. Yine zıplayarak, sekerek, koşarak yürüyordun. Beni hatırlamadın İlhan Berk ama bütün tatlığınla hayatını anlattın yine. Almanya'da sana ödül vereceklermiş, oraya gidesiymişsin. Seni ziyarete gelecektim, o anda karar vermiştim ve adresini istedim. Ya da mektup yazacaktım ne biliyim. Adresini saklasın diye verdiğim insan ilhamın ne anlama geldiğini unutmuş biriydi o zamanlar, kaybetti adresini. Ve işte o zaman içimi derin bir korku kapladı, ya ben sana ulaşamadan tekrar, sen ölseydin, ya bu hayattan çekip gitseydin, ya benim istediğim, sevdiğim biri olabilme ihtimalimi, beraber yanında götürseydin. Bu korku içimde büyüdü. Kendimce sana dokunmaya çalıştım zaman zaman. İşte sarhoş oldum seni buraya karaladım b, etrafımdakilere seni anlattım. Utandım da bir yandan; on sene önce tanıştığım bir ince uzun adamı, bir (f) harfini neden böyle hayatımın en orta yerinde yaşatıyorum diye. Neyseki ilhamdan anlayan insanlara anlattım seni İlham Berk, çok da üzülmüyorum o yüzden.

Sonra sen gittin gerçekten ve senden iki gün sonra Yıldırım Türker, Tezer Özlü'ye itafen o içlere bıçak gibi saplanan mektubunu yazdı. Burda "o yazıyı okumamış olanlara da yazık" diye düşünerek aşağıya eklentiliyorum yazıya ulaştıracak adresi. İtiraf ediyorum İlhan Berk, Yıldırım Türker'den kopya çekiyorum bu mektubu yazarken. Ama sana birşeyler karalamak hep aklımda vardı inan. Ve senin yokluğunda büyüyünce Yıldırım Türker olmak istiyorum galiba. İlham ne kadar önemlidir bilirsin, anlarsın...İlham kaynağı buldun mu sarılacaksın sıkısıkı. Şimdilerde bir kediler, bir kelimeler... Müzik bile diil. İşte Yıldırım da böyle biri. Sen de seversin, severdin eminim. Seni hiç şair olarak düşünmedim beni affet, zaten sen de ressam olmaya karar vermişsin görüşmediğimiz yıllarda. Şair diilim bile demişsin. Ama sen ressam da diilsin benim için. İlham Berk'sin işte. Sevdiğim ben'le belki de tek tanışmış kişisin. Gittiğin yerde iyi ol. Bu mektubu bitiremeyeceğim ortada.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=896133&Yazar=%20&Date=24.09.2008&PAGE=

Wednesday, February 20, 2008

ünzile insan dölü

Aysel öldü dün. Yarım kaldık. Çöp kamyonuna otostop çeken bilgeydi kendisi hiç ferrarisi de olmamıştı hem çok şükür. Ünzileyi arayamadım korkumdan, ne söylerim, ne derim bilemedim. Bir kadeh Sevilen koydum kendime, sonra sokaktan bozacı geçti, yine ne diyeceğimi bilemedim. Mumum aleviyle oynayan kediyi düşündüm haliyle. Özdemir asafı hemen akabinde, ve tabi İlhan Berk'i. Ölenle ölünmediğini ve tabi ölmeyenle yaşanmadığını da. Ve güzel olan herşeyin bitmesi gerekmediğini ama hayatın sürekli bunu kafamıza kaktığını ve gözümüze soktuğunu ve hayatın bu başöğretmen tavırlarından ne kadar sıkıldığımı ve artık başka birşey öğrenmek veya hatırlatılmak istemediğimi. Eski fotoğraflar da çok ayıpetmişti. Hem ayselin resimleri heryerdeydi, müthiş, dişi, ve gözyaşı dolu. Bizim resimlerimiz de kaynamış araya. Allahım bu masumiyet denen şey öldürecek beni. Bu kadar mı masum olur geçen yıllar ve gençlik, bu kadar mı iç burkar, bu kadar mı geri gelmez geçen hiç bir gün hiç bir yıl, ay. Bu kadar mı tanıdık olur ölmek adını verdikleri eriyiş, bitiş, yok oluş. Oniki adet sigara içmişim farketmeden, sonra kedi geldi mumun aleviyle oynamaktan bıkmış. Kürtçe bir uzun hava dinledik beraber. Pesto soslu makarna yedik. Taksi korna çaldı aşağıda. Diyarbakırda bi çocuk evine döndü yorgun, ben yatağı açtım, bir devrimci türküsü daha unutuldu bi yerlerde, bi çocuk aşkından yatağa düştü, bi kadın evini bi yabancıya açtı, bi nene torun sevgisiyle iç çekti, bi vatan özlendi, bi seven kavuşamadı, bi hayattan bayıldı, bi hayat yarım bırakıldı, ve bi 5 milyar tanesi devam etti, ölenle ölünmedi, kalanla kalınmadı. Ayselin yokluğunda bütün şarkılar öksüz kaldı.

Thursday, August 09, 2007

cemal abi yeniden

afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;varto depremini düşün, yardım olarak batı'dangönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..eşiklere oturmuş bir dolu insan, keşke yalnız bunun için sevseydim seni

Wednesday, July 18, 2007

İlhan Berk'i özlemek


Bilen bilir. İlhan Berk özlenesidir. Ölmeyesidir. İlhan Berk uzun bir adamdır, bir bodrum heykelidir. Arkadaşlığın mucizesine inanmış, şarabı çok sevmiş, yazarak mutsuzlaşmış, çizerek hayatı sevmiştir. Postanede karşıma çıkıp, 2 gününü benimle geçirecek kadar yüce gönüllüdür. Asırlarca yaşamalıdır, ve ilkine dokuz kalmıştır. Hayatımı anlamlı kılar. İlham verir. Yanına gitmemi beklemesini istediğimdir.

Saturday, March 17, 2007

hatıra şeysi










Çocukluk deyince aklıma Fame City'de kurbağa dövmek, sigara ciklet çiğnemek (hangi girişimci ruh bunu yapmış acaba?) , Rüştü Asyalı ve görünmez penguen Penguen Pertev'i seyretmek, Marco annesine kavışacak mı diye beklemek, banyoyu doldurup, Atlantis'den gelen adam olduğunu hayal etmek ve bir gün olacağına inanmak, Radyo II'de temsil dinlemek, ballı babalardan bal emmek, manyak gibi milliyet çocuk ve enid blyton okumak gibi aktiviteler geliyor. Yukarıdakiler de dönemin efsane çizgi karakterlerinden Georgie, ve kendisine aşık üvey abileri Able ve Arthur. Georgie'nin dereye düşüp boğulma ve donma tehlikesi geçirdiği, Able ve Arthur'un da çırılçıplak soyunup, baygın vaziyetteki ( ve tabii ki çıplak) Georgie'nin dönüşümlü olarak yanına yatıp, 35e filan düşmüş olan vücut ısısını normale çıkarma çalışmaları vardır ki, seyreden her çocuğun cinsellikle tanışıklığında önemli bir milestone teşkil eder. Bir de daha sonra Georgie'nin sevgilisi olacak ( bence kesin gaydi o ayrı) Lowel Grey adlı lord çocuğunun Georgie'nin degajesinden fırlayan göğüslerini görüp utanma sahnesi vardır ve tabi ki o da 80 çocukları arasında efsane olmuştur. Bu arada Lowel bence Georgie'nin alter egosu idi, yok böyle bir benzerlik... Bakıp kendiniz karar verin, gay mi, alter ego mu diye. İşte karşınızda Lowel Grey...

83 senesinde bunların TRT'de yayımlanabilmiş olması ne şaşırtıcı bir şeydir. Hayat hakikaten ne şaşırtıcı bir şeydir.

Yan tarafta yine şaşkınlıkla küçük beyinlere nasıl kardeşler arası rekabetin enjekte edildiğini görüyoruz.

Georgie gibi çizgi film bir daha asla gelmedi.




Wednesday, November 15, 2006

hmmm

Hayatı randomly güzelleştiren şeyler diye bir liste başlatacak olsaydım başa mahalleleri ve mahallelerin kendine özgü karakterlerini ve, varsa delilerini, sonra sokak çalgıcıların ve ermiş yaşlı amca ve teyzeleri koyardım. Tuvalette harcadığım zamanın günün geri kalan kısmından daha çok bana ait olduğunu hissediyorum. Aklımdan tuvaletteyken her ne geçiyorsa, korkunç değerli versus işteki sikindirik ahmet efendinin ettiği lafa kafamın takılması. Tuvalette hep bir özlem duygusu ve burun direği sızlaması hadisesi yaşıyorum nedense. Belki çok saf ve damıtılmış en hakiki öz düşüncelerimle başbaşa kaldığım o küçük ama değerli zaman diliminin bana hatırlattığı her ne varsa bi şekilde içimi sızlatıyor.