Tuhafiye dizimizin bugün ki bölümünde yerel tuhaflıklardan bahsedeceğiz. Bu tuhaflıklar her gün karşımıza çıkan, artık kanıksadığımız ancak yoldan geçen bir turisti kenara çekip seyrettirdiğimiz zaman göz bebeklerini yuvalarından fırlattıracak cinste olanlar.
Bu bölüme dükkanının önünü süpüren insanla başlamak istiyorum. Dükkanının önünü süpüren insanın tuhaflığı süpürürken faraş kullanmamasındadır. Dükkanının önünü süpüren insanın beyni, küçükken büyük bir talihsizlik eseri, "herkes dükkanının önünü süpürürse sokaklar temiz olur" önermesiyle yıkanmıştır. Bu yüzden dükkanının önündeki pislikleri sokağın ortasına doğru, hatta yürüyenlerin üstüne üstüne gelecek şekilde süpürürken gamsız ve tasasızdır. Bu kişi büyük ihtimalle daha sonra daha da anlamsız başka bir harekete imzasını atacak ve dükkanının önünü , eline aldığı bir kaç avuç suyu gelişigüzel serpmek suretiyle, yerler çamur bulamacı olana dek bu işlemi tekrarlayarak, ıslatacaktır. Çünkü dükkanının önünü süpürme ve dükkanının önünü ıslatma başabaş giden iki tuhaf harekettir. Doğasında gelişigüzellik olan serpme/ıslatma işlemi, daha önceden sokağın ortasına doğru süpürülmüş olan tozun/kirin/çöpün de mutlak suretle ıslanmasına ve ortalığın daha da iğrençleşmesine yol açacaktır. İstiklal caddesinin ara sokaklarında yürürken son iki aydır hiç yağmur yağmamış olmasına rağmen çamur içinde kalan ayakkabıların ardında yatan esas neden işte bu tuhaf eylemleri tatbik eden tuhaf ama gerçek kişilerdir.
Yine beni benden alan yerel tuhaflıklardan biri de ülkem insanının her fırsatta "sistem" demek istemesidir. Sınıfsal bir ayrım gütmeyen sistem deme güdüsü çok ilginç enstantanelerde ortaya çıkabiliyor. İşte yerel tuhaflıklar listesine üst sıralardan girmeyi hakkeden bir örnek... Dün akşam "Yemekteyiz" programında yine herkes birbirine bok atarken, içlerinden biri o akşam köfte pişireceğini duyduğu kişiye hitaben şu sözleri sarfetti: " Ne köftesi yiyeceğimizi bilemiyorum, Türkiye'nin değişik yörelerinde farklı köfte sistemleri var"
Ülkemizde ev ziyaretleri de değişik tuhaflıklar içeren, bu sebeple yoğun gözlem ve analizi hakkeden süreçlerdir. Geleneksel ev ziyaretleri zaten fazlasıyla tuhaflık içermektedir ama Anadolu'da tezahür edenler ayrı bir tat ve dokudur... Örneğin herşeyin bir sırası vardır. Evine gelen misafire zort diye çay ve un kurabiyesi ikram edersen mesela bu çok büyük bi ayıptır. Öncelikle soğuk bir şey ikram edilir. Soğuk içecek kategorisinde ikram edilen, genellikle kola ya da çocuğa bakkaldan o anda aldırıldığı için sidik kıvamında olan meyveli gazoz olur. Bu faslı kahve takip eder. Misafir soğuk meşrubattan son yudumunu alırken kahvesini nasıl istediği sorulur lakin bir sonraki fasıla, yani "çay"a geçebilmek için kahveden itibaren makul bir süre geçmesi gerekmektedir. Ancak o makul süre geçtikten sonra çay ve çaya eşlik eden yiyecekler misafirin önüne sürülebilecektir. Makul süre geçmeden ortaya çıkarılan çay, misafire "defol git" demekle eşdeğerdir. İşte bu yüzden yeteri kadar zaman geçmeden çay ikramına maruz kalan misafir tuhaftır ki darılıp gücenme hakkına sahiptir. Çay faslı da bittikten sonra "allaaşkına yemeğe kal" süreci başlayacaktır ama o apayrı bir yazının konusu olarak şimdilik rafa kalksın.
Bütün bu nano zamanlamaların hükmettiği çay, kahve, meşrubat servisleri arasında gerçekleşen ve Anadolu'yu büyük şehirlerden bir sıfır öne çıkaran başka bir tuhaflık daha vardır ki, yerel tuhaflıkların kanımca en sevimli ve komiklerindendir. İstanbul'un dışına çıkar çıkmaz, ve hatta kentlileşmeden nasibini almamış bazı İstanbul semtlerinde, misafirler ve ev sahibi arasında adeta bir atışma gibi tezahür eden bir "nassınız" lar savaşı yaşanır. Salonda bulunan her misafirin ev sahibi mevkisindeki her kişiyle kombinasyonu kadar nassınız sorusu sorulur. Karşılıklıklı bire-bir kombinasyonlardan oluşan "nassınız"ları, "daha daha nassınız", "anan nassı", "baban nassı", halangiller nassı", enişten nassı, "eniştenin kaynı nassı", "dünürlerin nassı" diye sonsuza kadar uzanan bir dizi başka hal hatır sormalar silsilesi takip eder ve belki de 4-5 saat süren bir ev oturması herkesin nasıl olduğundan başka birşeyin konuşulmadığı, nasıl olunduğuna dair sorulan sorulara verilen cevapların pek de dinlenilmediği, bol bol sıvı alınan ve uzun uzun servis yapılan bir tuhaflıklar dizisi olarak yerel tuhaflıklarımız arasında yerini sağlamlaştırır.
Tuhaflıklar dizisi ister istemez devam edecek...
Showing posts with label türkiye. Show all posts
Showing posts with label türkiye. Show all posts
Tuesday, July 14, 2009
Saturday, February 16, 2008
örtünme halleri üzerine
Uzun süren bir aradan sonra, ülke hal ve gidişatındaki vehametin, dünya hal ve gidişatını çoktan gölgede bıraktığı bu günlere geldiğimizde, uğruna herkesin birbirini neredeyse parçaladığı, bazı kesimlerce “türban”, karşıt kesimlerce ise “başörtüsü” denilen bez parçası üstüne iki kelam etmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Çok uzun süredir bu konu üzerine bir şeyler karalamak istememe rağmen sahip olduğum/olduğumuz ara-dere bakış açısını kelimelere nasıl dökebileceğimi de bir o kadar bilemez durumdayım. Konu bu provokatif bez parçası olduğu zaman gerçekten çok karışık fikirler ve duyguların hükmettiği karmakarışık haller söz konusu oluyor. Bu karmakarışıklığı net olmaya çalışarak resmetmek ne kadar mümkün göreceğiz.
Türbanın ya da başörtüsünün ya da ismi her ne hal ise o örtünün ben de ilk uyandırdığı duygu ne yalan söyliyeyim, mide bulantısı... Hele bir de çeşitlilik, zenginlik laflarıyla yanyana getirildiğini duydukça mide bulantısı artan bir kusma hissine dönüşüyor hiç vakit kaybetmeden, çünkü bu örtünme hadisesine her ne kadar semioloji disiplinin bile şaşıracağı kadar çok sembol atfedilse de (modernite, şehirleşme, mazbutluk vs) aslında kendisinin pek konuşulmasa da açık ve seçik tek bir ifadesi var, o da cinsellik, daha doğrusu kadın cinselliğinin yok edilmesi. En azından en temelindeki motif bu. Örtünmenin bu kadar dile getirilmesinin ise eciş bücüş bir cinsellik anlayışıyla çok paralel gittiğini düşünmekteyim. Ve bu yüzdendir ki kadınların örtülerek veya başka şekillerde ezildiği toplumlarda cinsellik en sapık/sapkın/ tutsak halleriyle yaşanmakta. Örtünmek de böyle bir dünyayı adeta meşrulaştıran sembollerden biri sadece.
Hemen hemen bütün kültürlerde kadının bir seks objesi olması ve bununla bağlantılı olarak bu kültürlerin bazılarının geçmişinde bazılarının da şimdisinde seks objesi olan kadının aynı zamanda toplumsal huzuru ve verimi baltalayan, içindeki cinsellikten dolayı özünde barınan nevrotik olma, baştan çıkarma ve akıl çelme yetilerinden ötürü vahşi bir at gibi kontrol altına alınması gerekliliği kadına karşı gösterilen ayrımcılık ve tahammülsüzlüğün en belirgin sebepleridir. Bu kontrol altına alma ihtiyacının kültürüne göre değişen çok farklı tezahürleri olmuştur tarihte ve günümüzde. Batı, histeri kelimesini binküsur yıl önce bir kadın hastalığı olarak ilan etmiş, bu buluşuyla da adeta huzur bulmuştur. İlk Hipokrat tarafından ortaya atılan bu hastalık, Viktoryen İngiltere'de ve 19. yüzyıl Avrupasında bolcana itibar görmüş, kadının cinsel açlığından kaynaklandığına ve vajinadan beyne kan gitmesiyle ortaya çıktığına inanılan histeriyi tedavi etmek için bolcana kan akıtmak gerektiğine inanılmıştır ve malesef bu amaçla bol miktarda kadın kanı kanı akıtılmıştır o dönemlerde. Günümüzde de Afrika vs gibi yerlerde kadın genital organının kesilerek sünnet edilmesinin artında yatan amaç yine toplumsal huzurdur. Kadını kontrol, kadının, aklı baştan alan ve toplumsal düzeni bozan potensiyel histerisini güdümleme ihtiyacıdır.İslami kültürlerin tercih ettiği “kadını örtme” belki de bu kontrol metodları içinde en masum gözükenidir. Ama günün sonunda amaç yine aynı amaç , hedef yine aynı hedeftir.
Kadın islami paradigma içinde de sırf varoluşuyla tahrik eden, salt özel alana ait, kamusal alanda yer alması çok da uygun olmayan bir cinsellik objesidir. Bu objenin kendinden menkul en önemli özellikleri yine erkeği baştan çıkarması, toplumsal huzuru bozması, aklı çelinmeye meyilli erkeği cebren ve hile ile aklını başından alarak doğrudan yanlışa sürüklemesidir. Bütün din kitaplarının birinci paragrafı da bunu anlatır. Havva’nın Adem’i nasıl ölçüsüzlüğü, ve şehvetiyle yoldan çıkardığı hikayesi nerdese insanlığın ve kadın ayrımcılığının tarihini belirlemiştir. Kadın seksdir, seks yoldan çıkarır, yoldan çıkmamak için kadını kontrol etmek ve erkeğin kendi belirleyeceği koşullar içinde seks yapabileceği bir toplumsal düzeni kurmak gerekmektedir.
Güzide ülkemizde kanımca en şaşırtıcı olan, örtünme söz konusu olduğunda aynı fikirde olan ve olmayan bütün kesimlerin bu hadiseyi tamamen başka bir boyutta tartışmayı seçmiş olmalarıdır. Meseleyi, özgürlük ve modernizasyon ekseninde konumlandıran muhafazakarlar, ortaya bir tutam da zulüm edebiyatı serperken, yine benzer eksende tartışmayı tercih eden yazar- çizer- akdemisyen takımı (hele akademisyen olanları en enteresanı) örtünmenin altında yatan kendilerince anlamlı bir dizi sembolü okuyabildiklerini ve anlayabildiklerini iddia ederken, kendilerine Kemalist denen ve diyen, içlerinde hem Bedri Baykam kadar itici ve bu sıfatı ziyadesiyle hakkeden karakterlerin, hem de konuştuklarında gözlerinizi dolduran, kendilerine cumhuriyet kadınları adını veren emekli öğretmenler ve nur yüzlü teyzelerin de bulunduğu bir kesim de türbanın resmileşmesiyle baraber bu ülkenin Atatürk’ün yarattığı en önemli değerlerini kaybettiğini söyleyerek tartışmaya katılmaktalar. Yine akademisyen ve yazar çizerlerden oluşan ikinci grup tüm tartışmaların kesimler arası iktidar mücadelesi olduğunu ifade etmektedir aynı zamanda. Ancak bir iktidar mücadelesi varsa o da erkegin kadını daha da ikidarsızlaştırmak için yüzyıllardır verdiği mücadeledir.
Bu konu üzerinde Türkiye’de hem ekonomik hem de kültürel sınıflar arasında bile bir mutabakat sağlanamamış olması, anıtkabire eline bayrağını alıp koşan kadınlar arasında başı bağlı olanların, bezi destekleyenler arasında ise ciddi bir mürekkep yalamış entelijensiyanın olması herkesin ezberini daha da bir bozar hale getirdi. Kafamız o kadar çok karıştı ki adeta kimin ne olduğunu ve kime güveneceğimizi bilemez olduk. Tıpkı geçen gün arabasına bindiğim taksicinin “kürtler gidince bu mahalle daha iyi olacak” demesi üzerine "iyi de ben de kürdüm" dediğimde duymuş olduğu dehşet dolu şaşkınlık gibi. "Kusura bakma abla hiç benzemiyorsun" derken ki şoke olma hali, gözlerinden okunan “artık kime güveneceğimizi bilmiyoruz” metnindeki gibi bir daimi şaşkınlık hali içindeyiz türban ve etrafını saran bütün tartışma konuları söz konusu olduğunda.
Dünyada ve tarih boyunca yaşam alanı ikiye bölünmüştür. Özel ve genel (mahrem ve kamusal) alan. Toplumbilimcileri de içeren yazar çizer entelijensiyasının örtünmeyi bu kadar destekler gözükmesinin ardında yatan en önemli sebep, kadının özele erkeğin de kamusala sahip olduğu bu alan bölüşümündeki dengeyi değiştirmek ve kadının kamusalda da paydaş olabilmesi için kadını dışarı çıkaran, kadını özgürleştiren özelden kamusala atlatan bir araç olarak konumlandırmış olmalarıdır. Bu bağlamda muhafazakar kesimle birebir aynı dili konuşmaya başlarlar. Oysa ki ortada atlanılan en önemli gerçek şudur; şartlı koşullu özgürlük olmaz. Örtünerek dışarıya çıkabilmek ( kamusalda yer alabilmek) hapishaneden dışarı ancak kelepçeyle çıkabilmeye benzer.
Bugün örtünmek erkek iktidar odakları için hala malesef salt cinselliği temsil ediyor. Fakat kadınlar için örtünmek bir dini vecibe olmaktan çoktan çıkmış durumda. Kendi sosyal sınıfları içinde bir kabul edilme koşulu, bazen bir iş bulmak, bazen okula gitmek, bazen de evlenmek, hatta sevgili bulabilmek için bazense sadece yolda yürüyebilmek için bir ön koşul. Yani bir nevi özgürlük. Ön koşulun özgürlükle içiçe girip kafaları karmakarışık ettiği garip bir hadise. Akademisyenlerin okuyup anladıklarını iddia ettikleri şey de bu.
Bu konunun en kalp kırıcı tarafı ise, bir yandan da üniversite kapısından içeri girebilmek için zavallı kızcıkların içinde düştüğü o eciş bücüş eğreti haller…Ki onlar da en az örtünme esaretleri kadar iç paralayıcı. Kafalarına geçirdikleri insanın içini buran çirkinlikteki peruklar, piyasaya sırf bu amaçla sürülmüş olduğuna emin olduğum Mary Poppins şapkaları (içlerinde en hüzünlü duranı bunlardır bence) bazen de hiçbirşey takmadan girmeyi tercih ettiklerinde o yüzlerindeki çaresizlik ve ne yapacağını bilememe durumu yine ve yine kadını rencide edici bir sosyal olgu oluşturuyor. Kendi sosyal çevresinde başını örterek hayata karışabilme ön koşulu, kamusal alanda başını açma koşuluna dönüşüyor. Ve bu koşullar ve dayatmalarla dolu hayat kadının esaretini , tutsaklığını gittikçe daha da pekiştiriyor. Zamanında hangi dayatma daha güçlü beyin yıkamışsa, kendini ondan yana görüp, diğerine diş biliyor.
Hem bu yasakları çıkaranlardan hem de genç kızına örtünmenin ne güzel bir şey olduğunu usulca fısıldayarak, ona kısaca artık yaşı itibariyle potansiyel bir seks objesi olduğunu söyleyen sonra da meclislerde bunun bir kişisel özgürlük olduğunu çığıranlardan eşit şekilde tiksinme hakkım var mı bilemiyorum? Bu eşit tiksinme durumu, “şu durumda üniversitlerde örtünme yasağının kaldırılması karşısında ne gibi bir tavır almalı” sorusu karşısında bir duruş gösteremiyor ne yazık ki. Evet ben de etrafında türbanlı görmek istemeyen bir sosyal sınıfa mensubum, evet ben de türbanı yobazlık, gericilik olarak görüyorum ve evet duygularım tiksinti ve hatta biraz da korku. Ama kadının devamlı maruz kaldığı bu dayatmalar dünyasından da nefret ediyorum ( örtünme veya örtünmeme dayatması)Sanırım günün sonunda bir seçim yapmam gerekirse kadının örtünerek özgürleşmesi ve bunun devamı olan örtünme özgürlüğünün elinden alınması yalanına, örtünmeyerek üniversiteye girebilme dayatmasına kıyasla daha çok dayanamıyorum. Ve örtünme hakkının elde edilmesi mevzusunda, sırf yalan üzerine inşaa edildiği için ve bu ülkede artık malesef bir taraf olma zorunluluğu olduğu için daha çok türbana hayır diyen tarafa kayıyorum. İçim parçalansa bile…
Türbanın ya da başörtüsünün ya da ismi her ne hal ise o örtünün ben de ilk uyandırdığı duygu ne yalan söyliyeyim, mide bulantısı... Hele bir de çeşitlilik, zenginlik laflarıyla yanyana getirildiğini duydukça mide bulantısı artan bir kusma hissine dönüşüyor hiç vakit kaybetmeden, çünkü bu örtünme hadisesine her ne kadar semioloji disiplinin bile şaşıracağı kadar çok sembol atfedilse de (modernite, şehirleşme, mazbutluk vs) aslında kendisinin pek konuşulmasa da açık ve seçik tek bir ifadesi var, o da cinsellik, daha doğrusu kadın cinselliğinin yok edilmesi. En azından en temelindeki motif bu. Örtünmenin bu kadar dile getirilmesinin ise eciş bücüş bir cinsellik anlayışıyla çok paralel gittiğini düşünmekteyim. Ve bu yüzdendir ki kadınların örtülerek veya başka şekillerde ezildiği toplumlarda cinsellik en sapık/sapkın/ tutsak halleriyle yaşanmakta. Örtünmek de böyle bir dünyayı adeta meşrulaştıran sembollerden biri sadece.
Hemen hemen bütün kültürlerde kadının bir seks objesi olması ve bununla bağlantılı olarak bu kültürlerin bazılarının geçmişinde bazılarının da şimdisinde seks objesi olan kadının aynı zamanda toplumsal huzuru ve verimi baltalayan, içindeki cinsellikten dolayı özünde barınan nevrotik olma, baştan çıkarma ve akıl çelme yetilerinden ötürü vahşi bir at gibi kontrol altına alınması gerekliliği kadına karşı gösterilen ayrımcılık ve tahammülsüzlüğün en belirgin sebepleridir. Bu kontrol altına alma ihtiyacının kültürüne göre değişen çok farklı tezahürleri olmuştur tarihte ve günümüzde. Batı, histeri kelimesini binküsur yıl önce bir kadın hastalığı olarak ilan etmiş, bu buluşuyla da adeta huzur bulmuştur. İlk Hipokrat tarafından ortaya atılan bu hastalık, Viktoryen İngiltere'de ve 19. yüzyıl Avrupasında bolcana itibar görmüş, kadının cinsel açlığından kaynaklandığına ve vajinadan beyne kan gitmesiyle ortaya çıktığına inanılan histeriyi tedavi etmek için bolcana kan akıtmak gerektiğine inanılmıştır ve malesef bu amaçla bol miktarda kadın kanı kanı akıtılmıştır o dönemlerde. Günümüzde de Afrika vs gibi yerlerde kadın genital organının kesilerek sünnet edilmesinin artında yatan amaç yine toplumsal huzurdur. Kadını kontrol, kadının, aklı baştan alan ve toplumsal düzeni bozan potensiyel histerisini güdümleme ihtiyacıdır.İslami kültürlerin tercih ettiği “kadını örtme” belki de bu kontrol metodları içinde en masum gözükenidir. Ama günün sonunda amaç yine aynı amaç , hedef yine aynı hedeftir.
Kadın islami paradigma içinde de sırf varoluşuyla tahrik eden, salt özel alana ait, kamusal alanda yer alması çok da uygun olmayan bir cinsellik objesidir. Bu objenin kendinden menkul en önemli özellikleri yine erkeği baştan çıkarması, toplumsal huzuru bozması, aklı çelinmeye meyilli erkeği cebren ve hile ile aklını başından alarak doğrudan yanlışa sürüklemesidir. Bütün din kitaplarının birinci paragrafı da bunu anlatır. Havva’nın Adem’i nasıl ölçüsüzlüğü, ve şehvetiyle yoldan çıkardığı hikayesi nerdese insanlığın ve kadın ayrımcılığının tarihini belirlemiştir. Kadın seksdir, seks yoldan çıkarır, yoldan çıkmamak için kadını kontrol etmek ve erkeğin kendi belirleyeceği koşullar içinde seks yapabileceği bir toplumsal düzeni kurmak gerekmektedir.
Güzide ülkemizde kanımca en şaşırtıcı olan, örtünme söz konusu olduğunda aynı fikirde olan ve olmayan bütün kesimlerin bu hadiseyi tamamen başka bir boyutta tartışmayı seçmiş olmalarıdır. Meseleyi, özgürlük ve modernizasyon ekseninde konumlandıran muhafazakarlar, ortaya bir tutam da zulüm edebiyatı serperken, yine benzer eksende tartışmayı tercih eden yazar- çizer- akdemisyen takımı (hele akademisyen olanları en enteresanı) örtünmenin altında yatan kendilerince anlamlı bir dizi sembolü okuyabildiklerini ve anlayabildiklerini iddia ederken, kendilerine Kemalist denen ve diyen, içlerinde hem Bedri Baykam kadar itici ve bu sıfatı ziyadesiyle hakkeden karakterlerin, hem de konuştuklarında gözlerinizi dolduran, kendilerine cumhuriyet kadınları adını veren emekli öğretmenler ve nur yüzlü teyzelerin de bulunduğu bir kesim de türbanın resmileşmesiyle baraber bu ülkenin Atatürk’ün yarattığı en önemli değerlerini kaybettiğini söyleyerek tartışmaya katılmaktalar. Yine akademisyen ve yazar çizerlerden oluşan ikinci grup tüm tartışmaların kesimler arası iktidar mücadelesi olduğunu ifade etmektedir aynı zamanda. Ancak bir iktidar mücadelesi varsa o da erkegin kadını daha da ikidarsızlaştırmak için yüzyıllardır verdiği mücadeledir.
Bu konu üzerinde Türkiye’de hem ekonomik hem de kültürel sınıflar arasında bile bir mutabakat sağlanamamış olması, anıtkabire eline bayrağını alıp koşan kadınlar arasında başı bağlı olanların, bezi destekleyenler arasında ise ciddi bir mürekkep yalamış entelijensiyanın olması herkesin ezberini daha da bir bozar hale getirdi. Kafamız o kadar çok karıştı ki adeta kimin ne olduğunu ve kime güveneceğimizi bilemez olduk. Tıpkı geçen gün arabasına bindiğim taksicinin “kürtler gidince bu mahalle daha iyi olacak” demesi üzerine "iyi de ben de kürdüm" dediğimde duymuş olduğu dehşet dolu şaşkınlık gibi. "Kusura bakma abla hiç benzemiyorsun" derken ki şoke olma hali, gözlerinden okunan “artık kime güveneceğimizi bilmiyoruz” metnindeki gibi bir daimi şaşkınlık hali içindeyiz türban ve etrafını saran bütün tartışma konuları söz konusu olduğunda.
Dünyada ve tarih boyunca yaşam alanı ikiye bölünmüştür. Özel ve genel (mahrem ve kamusal) alan. Toplumbilimcileri de içeren yazar çizer entelijensiyasının örtünmeyi bu kadar destekler gözükmesinin ardında yatan en önemli sebep, kadının özele erkeğin de kamusala sahip olduğu bu alan bölüşümündeki dengeyi değiştirmek ve kadının kamusalda da paydaş olabilmesi için kadını dışarı çıkaran, kadını özgürleştiren özelden kamusala atlatan bir araç olarak konumlandırmış olmalarıdır. Bu bağlamda muhafazakar kesimle birebir aynı dili konuşmaya başlarlar. Oysa ki ortada atlanılan en önemli gerçek şudur; şartlı koşullu özgürlük olmaz. Örtünerek dışarıya çıkabilmek ( kamusalda yer alabilmek) hapishaneden dışarı ancak kelepçeyle çıkabilmeye benzer.
Bugün örtünmek erkek iktidar odakları için hala malesef salt cinselliği temsil ediyor. Fakat kadınlar için örtünmek bir dini vecibe olmaktan çoktan çıkmış durumda. Kendi sosyal sınıfları içinde bir kabul edilme koşulu, bazen bir iş bulmak, bazen okula gitmek, bazen de evlenmek, hatta sevgili bulabilmek için bazense sadece yolda yürüyebilmek için bir ön koşul. Yani bir nevi özgürlük. Ön koşulun özgürlükle içiçe girip kafaları karmakarışık ettiği garip bir hadise. Akademisyenlerin okuyup anladıklarını iddia ettikleri şey de bu.
Bu konunun en kalp kırıcı tarafı ise, bir yandan da üniversite kapısından içeri girebilmek için zavallı kızcıkların içinde düştüğü o eciş bücüş eğreti haller…Ki onlar da en az örtünme esaretleri kadar iç paralayıcı. Kafalarına geçirdikleri insanın içini buran çirkinlikteki peruklar, piyasaya sırf bu amaçla sürülmüş olduğuna emin olduğum Mary Poppins şapkaları (içlerinde en hüzünlü duranı bunlardır bence) bazen de hiçbirşey takmadan girmeyi tercih ettiklerinde o yüzlerindeki çaresizlik ve ne yapacağını bilememe durumu yine ve yine kadını rencide edici bir sosyal olgu oluşturuyor. Kendi sosyal çevresinde başını örterek hayata karışabilme ön koşulu, kamusal alanda başını açma koşuluna dönüşüyor. Ve bu koşullar ve dayatmalarla dolu hayat kadının esaretini , tutsaklığını gittikçe daha da pekiştiriyor. Zamanında hangi dayatma daha güçlü beyin yıkamışsa, kendini ondan yana görüp, diğerine diş biliyor.
Hem bu yasakları çıkaranlardan hem de genç kızına örtünmenin ne güzel bir şey olduğunu usulca fısıldayarak, ona kısaca artık yaşı itibariyle potansiyel bir seks objesi olduğunu söyleyen sonra da meclislerde bunun bir kişisel özgürlük olduğunu çığıranlardan eşit şekilde tiksinme hakkım var mı bilemiyorum? Bu eşit tiksinme durumu, “şu durumda üniversitlerde örtünme yasağının kaldırılması karşısında ne gibi bir tavır almalı” sorusu karşısında bir duruş gösteremiyor ne yazık ki. Evet ben de etrafında türbanlı görmek istemeyen bir sosyal sınıfa mensubum, evet ben de türbanı yobazlık, gericilik olarak görüyorum ve evet duygularım tiksinti ve hatta biraz da korku. Ama kadının devamlı maruz kaldığı bu dayatmalar dünyasından da nefret ediyorum ( örtünme veya örtünmeme dayatması)Sanırım günün sonunda bir seçim yapmam gerekirse kadının örtünerek özgürleşmesi ve bunun devamı olan örtünme özgürlüğünün elinden alınması yalanına, örtünmeyerek üniversiteye girebilme dayatmasına kıyasla daha çok dayanamıyorum. Ve örtünme hakkının elde edilmesi mevzusunda, sırf yalan üzerine inşaa edildiği için ve bu ülkede artık malesef bir taraf olma zorunluluğu olduğu için daha çok türbana hayır diyen tarafa kayıyorum. İçim parçalansa bile…
Sunday, August 26, 2007
mahallemiz
Bütün gençliğini etiler-ulus-akatlar üçgeni içinde geçirmiş, ve okul dahil her türlü hayati önemi olan yere en fazla 5 dakikalık bir araba yolculuğıyla ulaşmış biri olarak, Beyoğlu ilçesine taşınmam ailemin her bir ferdinde travmatik bir etki yaratmıştı. Ananemin evime ilk gelişini hatırlıyorum. Elinde eğreti alınmış bir ev hediyesi havlu, yüzünü buruştura buruştura elime tutuşturup, gerçek bir evin olunca hediyenin de gerçeğini alırım gibi bir laf etmişti. daha sonra evime gelen her akrabam acıyarak "yokluk içinde de değilsin ama neden böyle bir yerde oturuyorsun" alt metniyle laf koymaya devam etti. Evet bunları duyan beni varoşta bütün ailemi de konak ta oturuyor sanabilir ama kazın ayağı öyle değil tabi. Özellikle benim için en çok üzülen ananemin, yıllarca şehrin göbeğinde benimkine çok benzer bir sokakta oturduğunu düşünecek olursak bütün bunlar komik gelebilir kulağa. Annemin de sokağa girince tansiyonu çıkıyormuş nedense. İşin doğrusu mahallemizde (aile efradının abarttığı kadar olmasa da) her saniye enteresan enstantanelere rastlamak çok mümkün. Aslında kendisi bir küçümen evren ( nam-ı diğer mikrokozmos), ve kesinlikle steril olmaktan çok uzak.
Bu taparcasına sevdiğim mahallede aslında düşünüyorum da, günler hiç öyle pırıl pırıl geçmeyebiliyor. Sokağa çıktığım zaman standart olarak rastladıklarım arasında yavrusunu yiyen kediler, kardeşini yiyen martılar, pipisini çıkaran deli, mahalle sakinlerini asla hırpalamadıklarını iddia eden kerane sahipleri ve maaşlı pezevenkleri gibi elemanlar geliyor. Sokağı saatlerce kapama hakkına sahip olduğunu düşünen esnaf kamyonetleri, eski mahalle sakinleri ve yeni entel/yuppie zümre arasındaki kıyasıya savaş, sokaklarda 24 sat boyunca oynayan çocuklar, camlardan sarkıtılan hatta 7/24 sarkık tutulan sepetler, milyonlarca kedi, milyonlarca kedi boku, canı sıkılan otopark mafyası tarafından patlatılan lastikler veya müzik dinlediğin için hönkürerek bağıran karşı komşu, balkona çıkınca dört bir yandan yayılan ot kokusu her bir adet günün gayet gayristeril, gayet şoke edici geçmesini sağlayan vazgeçilmez unsurlar.
Evet mahallemiz bir çamaşır suyu şişesi, bir bebek cildi saflığına ve temizliğine sahip değil belki. Ama gittikçe artan ve başka bir yerde yaşamayı tahayyül bile ettiremeyen bir bağımlılık unsurunu kesinlikle barındırıyor. Mahallemiz bir hayata maruz kalma hali. Mahallemiz çöp kokuyor ve mahallemiz kesinlikle deli.
Bu taparcasına sevdiğim mahallede aslında düşünüyorum da, günler hiç öyle pırıl pırıl geçmeyebiliyor. Sokağa çıktığım zaman standart olarak rastladıklarım arasında yavrusunu yiyen kediler, kardeşini yiyen martılar, pipisini çıkaran deli, mahalle sakinlerini asla hırpalamadıklarını iddia eden kerane sahipleri ve maaşlı pezevenkleri gibi elemanlar geliyor. Sokağı saatlerce kapama hakkına sahip olduğunu düşünen esnaf kamyonetleri, eski mahalle sakinleri ve yeni entel/yuppie zümre arasındaki kıyasıya savaş, sokaklarda 24 sat boyunca oynayan çocuklar, camlardan sarkıtılan hatta 7/24 sarkık tutulan sepetler, milyonlarca kedi, milyonlarca kedi boku, canı sıkılan otopark mafyası tarafından patlatılan lastikler veya müzik dinlediğin için hönkürerek bağıran karşı komşu, balkona çıkınca dört bir yandan yayılan ot kokusu her bir adet günün gayet gayristeril, gayet şoke edici geçmesini sağlayan vazgeçilmez unsurlar.
Evet mahallemiz bir çamaşır suyu şişesi, bir bebek cildi saflığına ve temizliğine sahip değil belki. Ama gittikçe artan ve başka bir yerde yaşamayı tahayyül bile ettiremeyen bir bağımlılık unsurunu kesinlikle barındırıyor. Mahallemiz bir hayata maruz kalma hali. Mahallemiz çöp kokuyor ve mahallemiz kesinlikle deli.
Wednesday, July 25, 2007
Monday, June 18, 2007
Bu son, söz
Hiç kaçırmadan seyrettiğim Bindirbir Gece adlı başyapıt beni şaşkınlıklara gark etmeye devam ediyor. Geçenlerde yayımlanan bilmemkaçıncı bölümünde de dehşetengiz sahnelerle karşılaştık külliyen. Mesela, Şehrazat, o bakirelik yemini etmiş mürebbiyeler gibi saçını ortadan ayrılarak sımsıkı toplanmış bir şekilde karşımıza çıkan Şehrazat, o da ne saçını açmış, kah dalgalı fön çektirerek, kah duştan sonra tarayarak düz olarak kullanmaya başlamış. Mesaj açık ve net; panelist tarzı konuşmasından asla ödün vermeyerek ne kadar güvenilir ve prensipli bir insan olduğunu seyircinin kafasına vura vura anlatan, kara gecenin aktörlerinden Onur Bey ile izdivaç kararı alarak, namısını temizletmiş ve bu suretle artık daha normal bir insan gibi davranabilme icazeti almış halkından. Gerçi bana düzenli olarak seks yapmaya başladığı için rahatlamış gibi geldi ama neyse. Bu arada efsane diziden bomba replikler gelmeye devam ediyor.
Bomba I- “Napiim Şehrazatcıım, Harvard’da biz Türk öğrenciler sürekli birlikteydik.” (Ben sana Harvard’a gidemezsin demedim, adam olamazsın dedim yavrum...bknz. padişah ve oğlu hikayesi)
Bomba II- “Hahayt Abuzittin Bey siz dürüm yer miydiniz?” (gerçek sahne adını hatırlayamıyciim için üzgün olduğum abuzittin bey zengin olduğu için dürüm yememeli diye bir önyargısı var senaristin, yerse de sushidürüm yemeli yiğidim.
Bomba III- “Mr.Brown’ı aradın mı Keremciim.” (Bu noktada senaristlerin net t...k geçtiklerini anlıyoruz, yok eğer geçmiyorlarsa vakit kaybetmeden biz onlarla geçiyoruz.
Bomba IV-“Tarabya’da çok harikulade bir italyan restoranı açılmış. Adı Botticelli, harika ravyoli yapıyorlar, ravyoli sever misin ravyoli?” ( Bunu söyleyen daha önce dürüm yer misiniz sorusuna maruz kalan ve heyecanla yediğini belirten Abuzittin Bey, şimdi kendisinden en az 30 yaş genç sarışın hatunu yatağa atmak için ravyoli ayağı çekiyo. Kusmuk kıvamına az kaldı sayın seyirciler. Burjuva olmak için ravyoli yenir diye ezber yapmış senaristlere allah akıl fikir versin der, Botticelli’yi de zavallı gündemlerine alet ettikleri için kendilerine ayrıca teessüf ederek sözlerime son veririm . İtalyan lokantasının adı vaffankulo olsaymış keşke, daha bi italyan, hem seyirci hıyar nasolsa, anlamaz.
Bomba I- “Napiim Şehrazatcıım, Harvard’da biz Türk öğrenciler sürekli birlikteydik.” (Ben sana Harvard’a gidemezsin demedim, adam olamazsın dedim yavrum...bknz. padişah ve oğlu hikayesi)
Bomba II- “Hahayt Abuzittin Bey siz dürüm yer miydiniz?” (gerçek sahne adını hatırlayamıyciim için üzgün olduğum abuzittin bey zengin olduğu için dürüm yememeli diye bir önyargısı var senaristin, yerse de sushidürüm yemeli yiğidim.
Bomba III- “Mr.Brown’ı aradın mı Keremciim.” (Bu noktada senaristlerin net t...k geçtiklerini anlıyoruz, yok eğer geçmiyorlarsa vakit kaybetmeden biz onlarla geçiyoruz.
Bomba IV-“Tarabya’da çok harikulade bir italyan restoranı açılmış. Adı Botticelli, harika ravyoli yapıyorlar, ravyoli sever misin ravyoli?” ( Bunu söyleyen daha önce dürüm yer misiniz sorusuna maruz kalan ve heyecanla yediğini belirten Abuzittin Bey, şimdi kendisinden en az 30 yaş genç sarışın hatunu yatağa atmak için ravyoli ayağı çekiyo. Kusmuk kıvamına az kaldı sayın seyirciler. Burjuva olmak için ravyoli yenir diye ezber yapmış senaristlere allah akıl fikir versin der, Botticelli’yi de zavallı gündemlerine alet ettikleri için kendilerine ayrıca teessüf ederek sözlerime son veririm . İtalyan lokantasının adı vaffankulo olsaymış keşke, daha bi italyan, hem seyirci hıyar nasolsa, anlamaz.
Wednesday, May 16, 2007
Ne Kadar Sallarsan Salla
Bir süredir farklı farklı fraksiyonlara ait okurlardan farklı farklı tehdit mektupları alıyorum. Bu mektuplardan bazıları yazılarımı “ben çok kitap okuyorum, bak ne güzel havalı kelimeler kullanıyorum” gibi bir duruş içinde olmakla suçlayıp, o yönde tehditler savururlarken, bazıları da suya sabına dokanmayan, dolayısıyla karakterime aykırı yazılar yazdığımı iddia ederekten, tehditlerini diğer bir yönde fırlatıyorlar. Vakur bir gülümseme ve birleştirici bir şevkatle kucaklıyorum hepsini. (inanmayanlar kırıcı olur)
Öncelikle şunu ifade edeyim, söyleyecek birşeyim yoksa susmayı tercih etmeyi tercih eden bir kimseyim. Bu satırlarda söylediklerim de genellikle yürürken, tuvalette, efenime söyliyim, salata filan yaparken aklıma gelen, bir süreliğine de olsa orda ( aklımda) zaman geçiren düşünce parçacıklarıdır ki onları dillendirirken de, çok basit bir çıkarımla kendi okumak isteyeceğim gibi yazmaya çalışırım evet. Dolayısıyla yazdıklarım okumak istediklerime, isteyeceklerime bir öykünmedir, ona da evet. Ben, kedime yün hırka ördüm, bugün de camları bi güzel ovdum, dostluk ne harika, bahar çiçekleri ne cumburlop tarzı yazılar okumayı sevmiyorum. Karşıma çıkınca da geçiyorum, bundan yola çıkarak o tür yazılar yazamıyor olmam da çok doğal bir akış gibime geliyor. Bu, neden senin blogun ahmetin mehmetin hüsmenin blogları gibi naif ve gündelik değil diye soranlara cevabımdır. Beğenmeyen zaten okumazdır.
Bunun yanısıra yazılarım da çok provokatif de bulunmuyorsa, iki sebebi vardır. 1-canım provokasyon çekmiyordur, 2-provokasyonun kıralı politik provokasyondur, o arenada takılmanın Türkiye’de doğrudan sonucu hapistir, işkencedir vs dir. En azından benim yapmak isteyeceğim türden provokasyonun bedeli budur. Çok da gerekmemektedir. Bu da neden provokatif değilsin diyen arkadaşlarıma cevabımdır.
Evet bugün defansifim ama rating yaratıyor, naapiyim.
Öncelikle şunu ifade edeyim, söyleyecek birşeyim yoksa susmayı tercih etmeyi tercih eden bir kimseyim. Bu satırlarda söylediklerim de genellikle yürürken, tuvalette, efenime söyliyim, salata filan yaparken aklıma gelen, bir süreliğine de olsa orda ( aklımda) zaman geçiren düşünce parçacıklarıdır ki onları dillendirirken de, çok basit bir çıkarımla kendi okumak isteyeceğim gibi yazmaya çalışırım evet. Dolayısıyla yazdıklarım okumak istediklerime, isteyeceklerime bir öykünmedir, ona da evet. Ben, kedime yün hırka ördüm, bugün de camları bi güzel ovdum, dostluk ne harika, bahar çiçekleri ne cumburlop tarzı yazılar okumayı sevmiyorum. Karşıma çıkınca da geçiyorum, bundan yola çıkarak o tür yazılar yazamıyor olmam da çok doğal bir akış gibime geliyor. Bu, neden senin blogun ahmetin mehmetin hüsmenin blogları gibi naif ve gündelik değil diye soranlara cevabımdır. Beğenmeyen zaten okumazdır.
Bunun yanısıra yazılarım da çok provokatif de bulunmuyorsa, iki sebebi vardır. 1-canım provokasyon çekmiyordur, 2-provokasyonun kıralı politik provokasyondur, o arenada takılmanın Türkiye’de doğrudan sonucu hapistir, işkencedir vs dir. En azından benim yapmak isteyeceğim türden provokasyonun bedeli budur. Çok da gerekmemektedir. Bu da neden provokatif değilsin diyen arkadaşlarıma cevabımdır.
Evet bugün defansifim ama rating yaratıyor, naapiyim.
Wednesday, May 02, 2007
Sirk İşi Türkiye'de Neden Tutmuyor?!?
2007' nin Mayıs ayına tam gaz girmiş vaziyetteyiz. Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin dokuzyüzellidörtbinüçyüzokinci çığrından çıkma hallerini yaşıyor. Bir yandan 29 Ekim doğumlu Abdullah Cumhur Gül adlı vatandaşın ( vatandaş demek devlet memuruna hakarete giriyor mu acaba?) ismine layık olmaya çalışma manevraları, bir yandan Türk Ordu'sundan post-moderni de geçtim, post-dekonstrüksiyonist üstü az nohut tadında internetten semi-muhtıra denemeleri (hoş ben youtube'a muhtıra videosu upload edilmesini tercih ederdim gerçi ama...) , başka bir yandan sırf inat olsun da, kutlamalar, anmalar kendi istediği meydanlarda yapılsın diye yüzbinlerce polisi savaşa gidermişcesine bir avuç insanın üstüne salan toparlak bir vali, ve bu kocaman anlamsızlıklar balonu içinde usul usul el-Nino sıcaklarını bekleyen Türkiye. Ha bir de Deniz Baykal hakkında halkı tahrik'den suç duyurusunda bulunuldu. (Dincisi, laikçsi, liberali ve muhafazakarıyla sanırım herkes için için en çok buna sevindi) Evet bütün bu İsveç'de mesela, toplasan bir yüzyıl içinde ancak gerçekleşebilecek sansasyonel yoğunluktaki hadiseler, bizim ülkemizde 3 gün içinde cereyan etti.
Ancak ve fakat, kaos ve adrenalini sıvı olarak damardan enjekte ettiğimiz bu geçtiğimiz hafta içinde beni en çok şaşırtan ve dehşete düşüren şey ne Bülent Arınç'ın karısı türbansız olan Vecdi Gönül'ü alenen veto etmesi, ne de Tanju Çolak'ın "çatır çatır teşvik primi aldık, paraları da kıtır kıtır yedik" açıklamaları oldu. Açıkçası geçtiğimiz hafta beni en çok şoke eden mesele Şehrazat'ın Onur Bey'e senli benli hitap etmeye başladığını görmek oldu. Hakikaten porotesto edesim geldi, zira sarsıldım ve dağıldım karşılaştığım bu manzara karşısında. Hem de o tertemiz anne rolünün içindeyken, yani biricik oğlu tatar Kaan'ın yanındayken yaptı bunu. Ağzını açtı ve fütürsuzca SEN dedi Onur Bey'e. Türkiye buna hazır değildi bence. Bey demeyi bıraktı mı, onu göremedim. Anlaşılan Bindirbir Gece şaşırtmaya devam edecek bizi...
Ancak ve fakat, kaos ve adrenalini sıvı olarak damardan enjekte ettiğimiz bu geçtiğimiz hafta içinde beni en çok şaşırtan ve dehşete düşüren şey ne Bülent Arınç'ın karısı türbansız olan Vecdi Gönül'ü alenen veto etmesi, ne de Tanju Çolak'ın "çatır çatır teşvik primi aldık, paraları da kıtır kıtır yedik" açıklamaları oldu. Açıkçası geçtiğimiz hafta beni en çok şoke eden mesele Şehrazat'ın Onur Bey'e senli benli hitap etmeye başladığını görmek oldu. Hakikaten porotesto edesim geldi, zira sarsıldım ve dağıldım karşılaştığım bu manzara karşısında. Hem de o tertemiz anne rolünün içindeyken, yani biricik oğlu tatar Kaan'ın yanındayken yaptı bunu. Ağzını açtı ve fütürsuzca SEN dedi Onur Bey'e. Türkiye buna hazır değildi bence. Bey demeyi bıraktı mı, onu göremedim. Anlaşılan Bindirbir Gece şaşırtmaya devam edecek bizi...
Wednesday, January 31, 2007
gündem takip modülü
Bugün bütün ülkeyi derin bir hüzün kaplamıştı. Çok anlam verememekle beraber Sedat Peker'in hapse girmesiyle bir ilgisi olduğunu düşündüm. Bu karanlık günün gebe olduğu trajediyi anlamış gibi yağmur çiseliyordu hiç durmadan. Peker'in adamları Beşiktaş'daki yargıtay binasının önünü çevirmiş, mahkeme salonundan taze çıkmış inci gibi dişleriyle gülümseyen Peker'i hapse uğurluyorlardı. Türkiye onunla gurur duyuyordu, bu gurur tabii ki adamlarının kulağa şiir gibi gelen protestolarında da dile getiriliyordu. "Reis sen bizim herşeyimizsin" nidalarını, "Türkiye seninle gurur duyuyor" feryatları takip ediyordu. Türkiye bunu nasıl atlatacaktı?
Dün gece Bindirbir Gece adlı dizi de Bosna kayak merkezi gibi devasal bir projeyi kotarmaya çalışan bir avuç gencecik insanın mücadelesini seyrettik. Slobodan Miloseviç'den esinlenildiğini tahmin ettiğim Slobodan adlı bir iş ortağının müjdesini de verdiler bize. Bu iş ortağı ilerleyen bölümlerde ortaya çıkacak olursa emekliye ayrılmış Balkan asıllı futbolculardan birini kullansınlar derim. Mesela bir Simoviç'e, bir Boliç'e n'oldu acaba, neden bu tür projelerde değerlendirilmesinler, neden Türkiye'de mütemadiyen gündem olabilecekken dünyanın bir ucunda çürümeye terkedilsinler. Bu konuya değinmeden geçemedim, zira magazin programlarının daha çok celebrity'ye penetre etmesi gerektiğini düşünen bir kimseyim.
Son olarak Flash TV nedir, ne değildir konusunu irdelemek istiyorum. Hakkaten nedir ve ne değildir, lütfen bilen anlayan beri gelsin, insaniyet namına bir basın bülteni hazırlayıp dağıtsın. Bir gün radikal dinci, bir gün sol milliyetçi, başka bir gün maocu, on dakka sonra liberal muhafazakar olabilen, bütün bu baş dönderici dinamizmi kendi bünyesinde barındırabilmeyi başarmış inanılmaz bir kanal mı, yoksa korkunç başarızlığı yüzünden bir topçuk gibi elden elde, fraksiyondan fraksiyona atılan, sürekli ona buna peşkeş çekilen, don değiştirir gibi sahip değiştiren bir biçare mi? Zinhar bu soruların cevabı verilmeli!
Dün gece Bindirbir Gece adlı dizi de Bosna kayak merkezi gibi devasal bir projeyi kotarmaya çalışan bir avuç gencecik insanın mücadelesini seyrettik. Slobodan Miloseviç'den esinlenildiğini tahmin ettiğim Slobodan adlı bir iş ortağının müjdesini de verdiler bize. Bu iş ortağı ilerleyen bölümlerde ortaya çıkacak olursa emekliye ayrılmış Balkan asıllı futbolculardan birini kullansınlar derim. Mesela bir Simoviç'e, bir Boliç'e n'oldu acaba, neden bu tür projelerde değerlendirilmesinler, neden Türkiye'de mütemadiyen gündem olabilecekken dünyanın bir ucunda çürümeye terkedilsinler. Bu konuya değinmeden geçemedim, zira magazin programlarının daha çok celebrity'ye penetre etmesi gerektiğini düşünen bir kimseyim.
Son olarak Flash TV nedir, ne değildir konusunu irdelemek istiyorum. Hakkaten nedir ve ne değildir, lütfen bilen anlayan beri gelsin, insaniyet namına bir basın bülteni hazırlayıp dağıtsın. Bir gün radikal dinci, bir gün sol milliyetçi, başka bir gün maocu, on dakka sonra liberal muhafazakar olabilen, bütün bu baş dönderici dinamizmi kendi bünyesinde barındırabilmeyi başarmış inanılmaz bir kanal mı, yoksa korkunç başarızlığı yüzünden bir topçuk gibi elden elde, fraksiyondan fraksiyona atılan, sürekli ona buna peşkeş çekilen, don değiştirir gibi sahip değiştiren bir biçare mi? Zinhar bu soruların cevabı verilmeli!
Subscribe to:
Posts (Atom)