Showing posts with label gündem. Show all posts
Showing posts with label gündem. Show all posts

Saturday, August 08, 2009

Hastalık Sayıklamaları

Geçtiğimiz hafta beni iki seksen yere seren bir bronşit hastalığından muzdarip tam bir hafta hiç durmadan yattım, aslında hala da yatmaktayım. Bu tip hastalık hallerinde “ay yaşasın kitap okurum” diye seviniyorum ilk, sanki sağlıklı halimle okuyorum gibi, sonra televizyonun ve internetin o sıcak, beni olduğum gibi kabul eden kollarına bırakıyorum kendimi. Neyse ki bu hastalık sırasında yapmayı en sevdiğim başka birşeyi yapma fırsatı buldum bolcana; doya doya, kana kana Kral TV seyrettim. Öyle güzel bişey ki bu, keşke ben de her Türk erkeği gibi askere gidebilsem ve sadece Kral TV'nin açık olduğu o kutsal ortamın havasını soluyabilsem dedirtiyor bana. Neyse Kral'da herşey bıraktığım gibiydi. Bu beni sevindirdi. VJ Bülent filan da yerli yerinde, Top Ten'in ilk basamaklarını hep tanıdık yüzler işgal etmiş. Sertab olsun, Sibel Can olsun, Kenan olsun hepsi sağolsunlar kırmamışlar bu yaz albüm yapmışlar ve her biri yememiş içmemiş listelerde üst sıralara yükselmiş. Gerçi Kral TV, kiçlikte (aka kitschlikte) Flash TV'nin ister istemez gerisinde kalmış ama, olsun o bir klasik. Neyse hipnotize olmuş bi halde, Kral'a bakarken, karşıma ilk olarak Gülben Ergen'in yeni bi klibi çıktı. "Aşkııım, adımızı göklere yazdırdım, arasına aşkımızı kondurdum" filan diye sonsuza kadar giden bir nakaratı var, arada da kibrit çak mak bişeyler diyo. Öncelikle birilerinin Gülben Ergen'e acil diksiyon dersi aldırması lazım. "Adımızı göklere yazdırdıııım nay nay nom" diye bağırınırken neden o mükemmel, pürüzsüz ve etli dilini sürekli gözümüze sokuyor. Bunu görmek zorunda olduğumuzu sanmıyorum. Yunanca veyahut İspanyolca söylese şarkılarını anlayacam ama böyle bol dil çıkartılan bi lisanda şarkı söyleyip üstüne Türkçe dublaj yapıyor gibi bi olayın yoksa şayet, bu kadar dile gerek yok, sonra neden benim klibim ucuz pornoya benziyor diye üzülürsün. Sonacıma şarkı esnasında "Bir kibrit çaksana çak çak çaksana çak çak çak çak" diye defalarca ve anlamsızcana tekrarların yapıldığı bi bölüm var, bu bölümde Gülben manasız bir çakmak çakma hareketiyle şarkıya eşlik ettiğini sanıyor. Yahu çakılan kiprit değil miydi, illa şarkıyı vücuda getirmek mi lazım? Lazımsa da neden kibrit çaktım derken çakmak hareketi yapıyorsun? Teallaam derken neyse ki Gülben'den Küçük İbo'ya geçiyor ekran. Mantar kılıklı İbo büyümüş, yağız bir delikanlı olmuş. İbo'yu çok fazla inceleyemiyorum, ekran görüntüsü malesef sadece son albümünün reklamı çıkıyor ve 20 saniye içinde ekrandan kaybolan İbo Jr. yerine sesinden Kibariye olduğunu anladığım sanatçı geliyor. Allalla bu Kibariye de değişmiş yahu filan deyip kafamı kaldırdığımda karşımda Ebru Gündeş'i görüyorum. Ebru Gündeş bu klibinde alenen Kibariye'yi taklit etmiş. O "hodey hodey hanım ağa, o satarım anasını ulan bu alemin, dinle lan şarkıyı dümbük" diye bağırınan bas bariton sesi, böyle buğulu bir varoş sesine dönmüş. Şarkı başladığında yeminlen Kibariye söylüyor sandım. Meraklılarına bahsi geçen şarkının adı "kızıl mavi"ymiş. Bu yeni triple yeni albümü etrafı kırıp geçer na buraya yazıyorum.

Gündeş'ten sonra Davut Güloğlu'nun "kopalım mı" adlı müthiş şarkısı başlıyor, yarabbim işte sentez budur!.. Bu satırları okuyanlar ironi filan yaptığımı sanmasınlar lutfen. Şarkıyı dinlerken Güloğlu'nun Ayder ve Bronx soundlarını harmanlayıp nefis bir kolaj yarattığını farkediyorum. Kıvrak hareketleri içimi hoplatıyor. Herif kesinlikle seksi, işini de iyi yapmış. Bi helal olsun çakıyorum içimden.

Şu Özgün'e bir türlü ısınamadım, adı bilmemne kadın olan şarkıya çektiği klipte Mirkelam taklidi olmaktan öteye geçememiş, artık gına getiren kirli top sakal hadisesini sadece kafası kazılı hiphopçularda görmeyi seviyorum. Onun dışında genelde seyrelmiş halde seyreden Türk erkeği saçının altında bulaşmış bok gibi duruyor.

Müslüm'ün kaliteli pop şarkılarını yeniden yorumlaması hadisesine ise bayılıyorum. Bu kadar mı yakışır popidik popidik şarkılar elin arabeskçisine. Müslüm, Kenan Doğulu'nun "Tutamıyorum Zamanı" adlı eserini icra ediyor, "Bu serseri kalbim" derken, o ağzından akan serserinin r si olmak istiyorum, ayva tüylerim diken diken oluyor.

Son olarak karşıma beni dumur eden bir klip çıkıyor. Kenan Doğulu'nun bi şarkısı bu. Bu kadar beylik bi şarkı uzun süredir dinlememiştim. İsyan ediyorum hayata, dön gel, alışamam yokluğuna, gibi basma kalıp lafları ( hatta sanırım bu sadece bu üç kalıbı) tekrar eden bir şarkı. Bu şarkı gayet anlamsız, konusunun ne bok olduğu bile anlaşılamayan bir anime üstüne dakikalarca devam ediyo. Nedense oldukça erkeksi bir K.D. avatarı, havalı bir evden çıkıp bir kaç dakika sonra, 5. element hesabı havada giden arabalardan gelecekte bi zamanda varolduğunu anladığımız bir sokakta boş boş yürümeye başlıyor. Yürüyor yürüyor duruyor ve bitiyor. İçimdeki Kral sevgisi bile bir adet daha video klip izlememe izin vermiyor. Umarsızca Flash TV'ye zaplıyorum. Belki bi yelekli köçek möçek bi bişey karşıma çıkar, rahatlarım.

Thursday, May 08, 2008

tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak yavrucum

Dünya jet hızıyla iğrençleşmeye, bu blog da bunlardan nasibini almaya devam ediyor. Dünya dediğime bakmayın, bu ülke demeye sanırım hala dilim varmıyor ama sınırları içinde bulunduğumuz topraklardaki iğrençlikler silsilesi moralleri her gün biraz daha altüst ediyor.Gün geçmiyor ki haberlerde ayrı bir depresyonik hadiseyle karşılaşmayalım... Hepimiz birşeyiz furyasına, izninizle "Hepimiz Yalamayız" ı eklemek istiyorum. Yalama olmaktan başka çare de kalmadı açıkcası, neye ne kadar tepki gösterebilir ki insan oğlu, bir sınırı var mıdır bilemiyorum. Şu güzel bahar aylarını nasıl geçirmişiz bir bakalım.

Kutlu doğum haftasını geride bıraktığımız şu günlerde (ki büyük Türk düşünürlerinden Hakan Şükür de derbi için o kutlu haftaya yakışır bir maç olması konusunda taraftarları uyarmıştı çok şükür) Allahüme Salli diyerek sözlerime devam ediyorum....Zamanlar ve iğrençlikler artık birbirine karıştı ama sanırım ya kutlu doğum haftası şenliklerinden az sonra ya da barış içinde geçen 1 Mayıs kutlamalarından hemen önce, 78 yaşındaki (bazı kesimlere göre dinci bazılarına göre dindar olan kesimden) bir zattın, 14 yaşında bir çocuğa tecavüz ettiğine dair iddialar herkesi pardon dinci basın dışında herkesi derinden sarstı. Dinci basın da herzaman ki demokratlığını bir kere daha ispat ederek zanlının suçu ispat edilene kadar kendisi hakkında hiç bir yargıya varılamayacağını belirtti ve ne tesadüftür ki, tam o sırada TVlerde tecavüzle suçlanan o şahısın bir TV programına verdiği demeçte "zinayı ispat etmek için ahanda tam dört adet bizzat gözlem yapmış şahite ihtiyaç vardır" sözleri cereyan etmekteydi. Doğal olarak dinci basının da cümle içinde kullandığı ispat kelimesinin hangi hukuk sistemine göre değerlendirilmesi gerektiği bir merak unsuru oldu. Bu esnada hem kadın hem erkek güzide dinci basın temsilcileri 14 yaşındaki çocuktan genç kız diye bahsetmeyi, ne zaman yanlışlıkla çocuk deseler, bunu hemen genç kıza çevirmeyi bir borç bildiler.
Bahar devam ederken yurdun dört bir yanından özellikle çocuklara yönelik tecavüz haberleri akmaya devam etti ama mazallah konu yargıya intikal ettiği için kimseyi haksız yere incitmek ya da suçlamak istemem, o yüzden bu konular hakkında konuşmamak lazım.

Malesef yargıya intikal etmeyen ama sanırım konuşması yasak olan bir diğer konu da 1 Mayıs şenlikleriydi. Öyle ki çalışkan Türk toplumu veriminden bişey kaybetmesin, işleri aksamasın diye 1 Mayıs'ı kutlamayı ve Taksim gibi en çalışkan insanların bilfiiil çalıştığı bir mekanı paralize etmesin diye Taksim'e de çıkmayı yasaklayan bıyık kardeşliğinden en uzun boylu olanı bugün veryansın etmiş. Demiş ki "polis uzaylı mı"? Hö!! dediğinizi duyar gibi oluyorum, açıklayayım derhal. Şöyle ki; o barışcıl 1 Mayıs'dan sonra Türk polisinin üzerine o kadar gidilmiş o kadar gidilmiş ve onlar da haklı olarak o kadar incinmişler ki, uzunboylu bıyık kardeş onlar bizim evladımız değil mi, onlar insan değil mi, yazık değil mi o kadar üstlerine gitmeye diye haklı olarak kırgınlığını dile getiriyor. Kimse düşünmüyor tabi, o gün o önlemler alınmasaydı, o dayaklar atılmasaydı insanlar işlerine- okullarına gidemezdi, çok yazık olurdu. Bak içimden geldi yine haykırmak istiyorum iyi mi! Ne Mutlu Türküm Diyene hakkaten valla billa.

Thursday, April 24, 2008

burjuva öldü yaşasın beyaz türkler ve duyarlılık meseleleri

12-13 yaşlarında Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok adlı kitabını okuyup, çok anlamlıdıramadığım ama taaa içimde bir yerlere dokunan bir şeyler hissetmiştim. İçime nasıl bu kadar yoğun olarak işlediğine hala anlam veremediğim bir adalet duygusunu ve bu duyguyu oluşturan yapıtaşlarını şöyle bir yerinden oynatmıştı. O zamanlar küçük bir kız çocuğu olduğum için ve dünyayı algılamam yakın çevremden ibaret olduğu için ben de en yakınımdaki erkeklerde gördüğüm bütün kanıksanmış adaletsizlik timsali kodları deşifre etmeye başlamıştım. Kadınlar sofrayı toplarken oturanları, yemeğin en güzel kısmına hakkıymışçasına konanları, ev hayatının baş muaflarını, canları istediğinde ortaya serilen küçük prens kaprislerini, güç gösterisi yapmak istediklerinde gayet rahat üzerlerine giydikleri mussolini paltolarını ve ucuz faşizm gösterilerini...(höt ben ne dersem o olur tandansında).
İşte Asena'nın kitabını okuduğum o yaşlarda, küçük üst orta sınıf hayatımda gözlemleyebildiğim yegane cinsi adaletsizlikler bunlardı işte, bir de belki yeni yeni maruz kalmaya başladığım ufak cinsel tacizler, ki her genç kızın başına gelirdi bu küçük steril dünyada bile. Her ne kadar kitapta gözüme sokulanlarla travmaya uğramış hissetsem de, cinsiyet meselesine karşı farkındalığım arttı çok ve bu adaletsizliğin sadece benim kendi küçük sosyal sınıfıma ve kendi küçük hayatıma değil bütün sosyal sınıflara hem de çok daha kelli felli ve zarar verici bir etki alanıyla yayılmış olduğunu da farkettim.

Cinsiyetler arasındaki adaletsizlik ve ayrımcılık konularına duyarlılık aslında belki birçok diğer konuda olduğu gibi biraz yalnız bir var oluş türü. Bu duyarlılığa sahip olanlara hasbel kadar feminist denmesinin sonucu olarak da feminist olmak hem kadınlar hem de erkekler (özellikle beyaz türk olanlarının) arasında neredeyse zavallı, acınacak bir durum olarak konumlanmıştır. Feminizme tepkiler o kadar sığ ve komik ki, feminist olmak istediklerini elde edememiş kadının küsme durumu sanki. Yani başarılı ve zengin bir adamla evlilik yapamamış, haftada en az bir kere kuaföre gidemeyen muhtemelen çirkin kadınların icat ettiği bir kavram, hayata bu sebeplerle küsmüş olmalarının bir sonucu. Hele kadınların feministlere bakışı daha da korkunç. Tıpkı homofobik erkeklerin eşcinsel erkekleri acınası ve tiksinti verici birer ucube olarak görmelerine benzer bir duygu salınımı yaşarlar kadınlar feministlere karşı. Onların da adları feminofobik olsun bundan böyle.

Neyse geçenlerde hayatımıza (feminofobik, beyaz/siyah, kadın/erkek bütün türklerin suratına) bir Pippa Bacca tokadı çarptı. "Amaaan tüh imajımız rezil oldu" ah vahlarıyla beraber gündemde bir süre tutulduktan sonra rafa kaldırıldı. Gerçi beyaz türk cephesinde herkesin bir dudağı uçukladı doğrusu, kendi hayatlarına doğrudan dokunmasa da Avrupalı olabilme hayalini baltaladığı için, bu topraklarda gerçekleşen vahşet hikayelerinin temsili bir hikayesi olarak suratlara tokat, göze giren parmak oldu. Konuşmalar "iğrenç sapık" seviyesinde kaldı çokca bir süre. Oysa bu ülkede kadınların sabit bir şekilde maruz kaldığı cinsel sapkınlığın gayet meşru bir kurum olduğu gerçeği kimsenin aklına gelmedi ( bir kısım sivri dilli yazar hariç) ve bu kurumsallaşmış sapıklığın meşruluğunu gündelik hayatlara usulca sızmış masum gibi gözüken hareketlerden, usul usul çalışan cinsi ayrımcılıktan kazandığını kimse hatırlamadı. Kardeşinin nereye gittiğini, kimle görüştüğünü kendi en önemli meseleleri yapan abiler, bunun bir üst seviyesinin namus cinayetleri olduğunu hatırlamadı, orta yaş krizine girip genç kan aşkıyla tutuşan, çevrelerinde saygın bir iş adamı olarak tanınan kelli felli amcalar, neyse parası verip seviştikleri Rus kızların birer çocuk olabileceklerini, bunun diğer adının pedofili olduğunu hiç hatırlamadılar... Evlerindeki kız çocuklarını abilerine, babalarına hizmet amaçlı kullanan anneler sırf bu amaçla türkiyenin dört bir yanında kız çocukların okuldan alındıklarını bu daha ergen bile olamamış kızcıkların ev işlerini üstlenmek için en temel haklarından mahrum kaldıklarını bir türlü hatırlayamadılar... Ve özellikle beyaz türklerin arasına sızma projelerini büyük bir hırsla yürüten yeni yetme islami burjuvazi, kızcıklarını örtüp bir an önce baş göz etme telaşı içinde, finansal olarak kendilerinden çok daha şanssız ama konu kızlarını evermek olunca kendilerinkine çok benzer sebep, niyet ve dürtülerle hareket eden Anadolu ailelerinin kendi küçücük kızcıklarını daha adet olur olmaz hatta belki de olmadan önce "artık çocuk değil, kadınsın, al şu ehramı, örtüyü, çarşafı, türbanı sar her bir tarafını, gir evin içine, ve sana uygun gördüğümüz erkeği bekle" diyerek o çocukların hayatlarını, çocukluklarını nasıl kararttıklarını ve uygun gördükleri erkeğin koynuna soktukları o çocukların yaşadıkları travmaları hiiiç mi hiç hatırlamadılar.

Hatırlanmayanlar yadırganmayanlardı işte, normal olanlar yani ve fakat bir de göz yumulan sistematik adaletsizliğin, bir türlü ses çıkarılmayan türk ceza kanununun, oy çokluğuyla (ki bu oyların arkasında en bir beyaz türker vardı son seçimlerde) başa getirilen partinin temsilcilerinin (ki bazıları birden fazla kadınla evlenmeyi en temel hak görür kendilerinde) kadınlara reva gördüğü ve hasbel kadar bahsi geçen sınıfların dahi yadırgadığı bir dizi başka ayrımcılık ve sapıklık var ki onlar bile meşru meşru hayatına devam ediyor.

Türk Ceza Kanunu'na göre tecavüzün bir sürü hafifletici sebebi olabilir. Mesela kadın isterik olabilir, orospu olabilir, bakire olmayabilir ( ki orospuyla aynı kapıya çıkıyor) mütecaviz evlenmeye niyetli olabilir, kadın çığlık atmamış ve yardım istememiş olabilir (bağırmadıysa aranıyordur zaten) ve bütün bu hafifletici sebeplerin varlığı söz konusuysa tecavüzcü tabii ki tecavüzünde yerden göğe kadar haklıdır.

Tecavüz insan hakkı ihlallerinden kadınlar üzerine yoğunlaşmış olan milyonlarcasından sadece biri. Bazılarına göre belki en korkunç olanı, ama bana göre sadece biri. Evinde kız çocuğuyla erkek çocuğuna ayrı muamele eden, daha küçücüklerken çocuklarına cinsiyetlerinden ötürü farklı haklar dağıtan anne-baba, iş yerinde kadına farklı davranan işveren, trafikte parkedemeyen kadına sırf kadın olup da parkedemediği için akla hayale sığmayacak hakaretleri saydıran lacoste gömlekli cip kullanan beyfendi, sevgilisine her kızdığında orospu diye bağıran master yapmış kurumsal yatırım uzmanı genç adam... Geldiğiniz yer hep aynı, yol açtığınız ve pekiştirdiğiniz toplumsal düzen ise ancak sizlerden olmayan bir kamyon şöförü sizin nezdinizde kutsal olan bir şeye tecavüz edip yok ettiği zaman suratınıza çarpıyor. Ve tabii ki bu düzene başkaldırmayan hatta düzenin en bir yavuz savunucuları kadıncıklar, tecavüz sadece bir sonuç; meşru bir düzenin sonucu ve işin kötüsü sadece sapıkların tekelinde değil. Türkiye'de tartışmasız her kadın siz dahil tacize uğruyor, Türkiye'de milyonlarca yavru en yakınları tarafından tecavüze uğrayıp sonra cezalandırılıyor. Bunu sadece Türkiye'nin bir bölgesiyle, cahillikle, sapıklıkla ilgili olduğunu düşünenler ise aymazlık içinde kavruluyorlar. Siz (ve tabi biz) eski burjuva yeni beyaz türk kardeşlerim, sıcak yataklarınızı terkeyleyerek, düşünmediğiniz, ya da kendinizden tamamen soyutlayarak değerlendirdiğiniz şu düzenin en vahşi gerçekleriyle biraz yüzleşin artık bir zahmet, oyunuzu atarken bundan sonra neye oy attığınızı iki tartıp, bi ölçüverin. Diyeceğim budur.

Saturday, February 16, 2008

örtünme halleri üzerine

Uzun süren bir aradan sonra, ülke hal ve gidişatındaki vehametin, dünya hal ve gidişatını çoktan gölgede bıraktığı bu günlere geldiğimizde, uğruna herkesin birbirini neredeyse parçaladığı, bazı kesimlerce “türban”, karşıt kesimlerce ise “başörtüsü” denilen bez parçası üstüne iki kelam etmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Çok uzun süredir bu konu üzerine bir şeyler karalamak istememe rağmen sahip olduğum/olduğumuz ara-dere bakış açısını kelimelere nasıl dökebileceğimi de bir o kadar bilemez durumdayım. Konu bu provokatif bez parçası olduğu zaman gerçekten çok karışık fikirler ve duyguların hükmettiği karmakarışık haller söz konusu oluyor. Bu karmakarışıklığı net olmaya çalışarak resmetmek ne kadar mümkün göreceğiz.

Türbanın ya da başörtüsünün ya da ismi her ne hal ise o örtünün ben de ilk uyandırdığı duygu ne yalan söyliyeyim, mide bulantısı... Hele bir de çeşitlilik, zenginlik laflarıyla yanyana getirildiğini duydukça mide bulantısı artan bir kusma hissine dönüşüyor hiç vakit kaybetmeden, çünkü bu örtünme hadisesine her ne kadar semioloji disiplinin bile şaşıracağı kadar çok sembol atfedilse de (modernite, şehirleşme, mazbutluk vs) aslında kendisinin pek konuşulmasa da açık ve seçik tek bir ifadesi var, o da cinsellik, daha doğrusu kadın cinselliğinin yok edilmesi. En azından en temelindeki motif bu. Örtünmenin bu kadar dile getirilmesinin ise eciş bücüş bir cinsellik anlayışıyla çok paralel gittiğini düşünmekteyim. Ve bu yüzdendir ki kadınların örtülerek veya başka şekillerde ezildiği toplumlarda cinsellik en sapık/sapkın/ tutsak halleriyle yaşanmakta. Örtünmek de böyle bir dünyayı adeta meşrulaştıran sembollerden biri sadece.

Hemen hemen bütün kültürlerde kadının bir seks objesi olması ve bununla bağlantılı olarak bu kültürlerin bazılarının geçmişinde bazılarının da şimdisinde seks objesi olan kadının aynı zamanda toplumsal huzuru ve verimi baltalayan, içindeki cinsellikten dolayı özünde barınan nevrotik olma, baştan çıkarma ve akıl çelme yetilerinden ötürü vahşi bir at gibi kontrol altına alınması gerekliliği kadına karşı gösterilen ayrımcılık ve tahammülsüzlüğün en belirgin sebepleridir. Bu kontrol altına alma ihtiyacının kültürüne göre değişen çok farklı tezahürleri olmuştur tarihte ve günümüzde. Batı, histeri kelimesini binküsur yıl önce bir kadın hastalığı olarak ilan etmiş, bu buluşuyla da adeta huzur bulmuştur. İlk Hipokrat tarafından ortaya atılan bu hastalık, Viktoryen İngiltere'de ve 19. yüzyıl Avrupasında bolcana itibar görmüş, kadının cinsel açlığından kaynaklandığına ve vajinadan beyne kan gitmesiyle ortaya çıktığına inanılan histeriyi tedavi etmek için bolcana kan akıtmak gerektiğine inanılmıştır ve malesef bu amaçla bol miktarda kadın kanı kanı akıtılmıştır o dönemlerde. Günümüzde de Afrika vs gibi yerlerde kadın genital organının kesilerek sünnet edilmesinin artında yatan amaç yine toplumsal huzurdur. Kadını kontrol, kadının, aklı baştan alan ve toplumsal düzeni bozan potensiyel histerisini güdümleme ihtiyacıdır.İslami kültürlerin tercih ettiği “kadını örtme” belki de bu kontrol metodları içinde en masum gözükenidir. Ama günün sonunda amaç yine aynı amaç , hedef yine aynı hedeftir.

Kadın islami paradigma içinde de sırf varoluşuyla tahrik eden, salt özel alana ait, kamusal alanda yer alması çok da uygun olmayan bir cinsellik objesidir. Bu objenin kendinden menkul en önemli özellikleri yine erkeği baştan çıkarması, toplumsal huzuru bozması, aklı çelinmeye meyilli erkeği cebren ve hile ile aklını başından alarak doğrudan yanlışa sürüklemesidir. Bütün din kitaplarının birinci paragrafı da bunu anlatır. Havva’nın Adem’i nasıl ölçüsüzlüğü, ve şehvetiyle yoldan çıkardığı hikayesi nerdese insanlığın ve kadın ayrımcılığının tarihini belirlemiştir. Kadın seksdir, seks yoldan çıkarır, yoldan çıkmamak için kadını kontrol etmek ve erkeğin kendi belirleyeceği koşullar içinde seks yapabileceği bir toplumsal düzeni kurmak gerekmektedir.

Güzide ülkemizde kanımca en şaşırtıcı olan, örtünme söz konusu olduğunda aynı fikirde olan ve olmayan bütün kesimlerin bu hadiseyi tamamen başka bir boyutta tartışmayı seçmiş olmalarıdır. Meseleyi, özgürlük ve modernizasyon ekseninde konumlandıran muhafazakarlar, ortaya bir tutam da zulüm edebiyatı serperken, yine benzer eksende tartışmayı tercih eden yazar- çizer- akdemisyen takımı (hele akademisyen olanları en enteresanı) örtünmenin altında yatan kendilerince anlamlı bir dizi sembolü okuyabildiklerini ve anlayabildiklerini iddia ederken, kendilerine Kemalist denen ve diyen, içlerinde hem Bedri Baykam kadar itici ve bu sıfatı ziyadesiyle hakkeden karakterlerin, hem de konuştuklarında gözlerinizi dolduran, kendilerine cumhuriyet kadınları adını veren emekli öğretmenler ve nur yüzlü teyzelerin de bulunduğu bir kesim de türbanın resmileşmesiyle baraber bu ülkenin Atatürk’ün yarattığı en önemli değerlerini kaybettiğini söyleyerek tartışmaya katılmaktalar. Yine akademisyen ve yazar çizerlerden oluşan ikinci grup tüm tartışmaların kesimler arası iktidar mücadelesi olduğunu ifade etmektedir aynı zamanda. Ancak bir iktidar mücadelesi varsa o da erkegin kadını daha da ikidarsızlaştırmak için yüzyıllardır verdiği mücadeledir.

Bu konu üzerinde Türkiye’de hem ekonomik hem de kültürel sınıflar arasında bile bir mutabakat sağlanamamış olması, anıtkabire eline bayrağını alıp koşan kadınlar arasında başı bağlı olanların, bezi destekleyenler arasında ise ciddi bir mürekkep yalamış entelijensiyanın olması herkesin ezberini daha da bir bozar hale getirdi. Kafamız o kadar çok karıştı ki adeta kimin ne olduğunu ve kime güveneceğimizi bilemez olduk. Tıpkı geçen gün arabasına bindiğim taksicinin “kürtler gidince bu mahalle daha iyi olacak” demesi üzerine "iyi de ben de kürdüm" dediğimde duymuş olduğu dehşet dolu şaşkınlık gibi. "Kusura bakma abla hiç benzemiyorsun" derken ki şoke olma hali, gözlerinden okunan “artık kime güveneceğimizi bilmiyoruz” metnindeki gibi bir daimi şaşkınlık hali içindeyiz türban ve etrafını saran bütün tartışma konuları söz konusu olduğunda.

Dünyada ve tarih boyunca yaşam alanı ikiye bölünmüştür. Özel ve genel (mahrem ve kamusal) alan. Toplumbilimcileri de içeren yazar çizer entelijensiyasının örtünmeyi bu kadar destekler gözükmesinin ardında yatan en önemli sebep, kadının özele erkeğin de kamusala sahip olduğu bu alan bölüşümündeki dengeyi değiştirmek ve kadının kamusalda da paydaş olabilmesi için kadını dışarı çıkaran, kadını özgürleştiren özelden kamusala atlatan bir araç olarak konumlandırmış olmalarıdır. Bu bağlamda muhafazakar kesimle birebir aynı dili konuşmaya başlarlar. Oysa ki ortada atlanılan en önemli gerçek şudur; şartlı koşullu özgürlük olmaz. Örtünerek dışarıya çıkabilmek ( kamusalda yer alabilmek) hapishaneden dışarı ancak kelepçeyle çıkabilmeye benzer.

Bugün örtünmek erkek iktidar odakları için hala malesef salt cinselliği temsil ediyor. Fakat kadınlar için örtünmek bir dini vecibe olmaktan çoktan çıkmış durumda. Kendi sosyal sınıfları içinde bir kabul edilme koşulu, bazen bir iş bulmak, bazen okula gitmek, bazen de evlenmek, hatta sevgili bulabilmek için bazense sadece yolda yürüyebilmek için bir ön koşul. Yani bir nevi özgürlük. Ön koşulun özgürlükle içiçe girip kafaları karmakarışık ettiği garip bir hadise. Akademisyenlerin okuyup anladıklarını iddia ettikleri şey de bu.

Bu konunun en kalp kırıcı tarafı ise, bir yandan da üniversite kapısından içeri girebilmek için zavallı kızcıkların içinde düştüğü o eciş bücüş eğreti haller…Ki onlar da en az örtünme esaretleri kadar iç paralayıcı. Kafalarına geçirdikleri insanın içini buran çirkinlikteki peruklar, piyasaya sırf bu amaçla sürülmüş olduğuna emin olduğum Mary Poppins şapkaları (içlerinde en hüzünlü duranı bunlardır bence) bazen de hiçbirşey takmadan girmeyi tercih ettiklerinde o yüzlerindeki çaresizlik ve ne yapacağını bilememe durumu yine ve yine kadını rencide edici bir sosyal olgu oluşturuyor. Kendi sosyal çevresinde başını örterek hayata karışabilme ön koşulu, kamusal alanda başını açma koşuluna dönüşüyor. Ve bu koşullar ve dayatmalarla dolu hayat kadının esaretini , tutsaklığını gittikçe daha da pekiştiriyor. Zamanında hangi dayatma daha güçlü beyin yıkamışsa, kendini ondan yana görüp, diğerine diş biliyor.

Hem bu yasakları çıkaranlardan hem de genç kızına örtünmenin ne güzel bir şey olduğunu usulca fısıldayarak, ona kısaca artık yaşı itibariyle potansiyel bir seks objesi olduğunu söyleyen sonra da meclislerde bunun bir kişisel özgürlük olduğunu çığıranlardan eşit şekilde tiksinme hakkım var mı bilemiyorum? Bu eşit tiksinme durumu, “şu durumda üniversitlerde örtünme yasağının kaldırılması karşısında ne gibi bir tavır almalı” sorusu karşısında bir duruş gösteremiyor ne yazık ki. Evet ben de etrafında türbanlı görmek istemeyen bir sosyal sınıfa mensubum, evet ben de türbanı yobazlık, gericilik olarak görüyorum ve evet duygularım tiksinti ve hatta biraz da korku. Ama kadının devamlı maruz kaldığı bu dayatmalar dünyasından da nefret ediyorum ( örtünme veya örtünmeme dayatması)Sanırım günün sonunda bir seçim yapmam gerekirse kadının örtünerek özgürleşmesi ve bunun devamı olan örtünme özgürlüğünün elinden alınması yalanına, örtünmeyerek üniversiteye girebilme dayatmasına kıyasla daha çok dayanamıyorum. Ve örtünme hakkının elde edilmesi mevzusunda, sırf yalan üzerine inşaa edildiği için ve bu ülkede artık malesef bir taraf olma zorunluluğu olduğu için daha çok türbana hayır diyen tarafa kayıyorum. İçim parçalansa bile…

Sunday, August 19, 2007

Global Isınma Kutupları Eritebilecek mi?

Sarhoş olup blog yazmaya bir son vermenin zamanı geldi gibi gözüküyor. Aşka gelip kısa ve absürd hikayeler yazmak, ya da sevdiğimiz şairlerden şiirler recite etmek çok prim yapmıyor bu camiada. Gelen tepkilerden de açık ve net anlaşılıyor bu. Peki, öyle olsun. O zaman hemen sert bir manevrayla ciddi meselelere geri dönelim. Bakalım neler olmuş makro ve mikro çevrede. Geçtiğimiz hafta Putin çok da çaktırmadan eneteresan bir kelam etti, "tek kutuplu dünya çok zararlı, çok fena bişey" diyerek adeta çift kutuplu günlerin kutup başı olduğu günleri yadetti. Bu laflar daha da ısınacak bir dünyanın habercisi olabilir mi acaba diye düşünmeye yeltenirken, hemen direksiyonu kırıyor ve kutupların kendi hayatlarımızdaki tezahürlerine bakıyoruz. Putin gibi sanırım, hiç kimse kutupsuz bir hayatı hayal edemiyor artık. Ya da zaten hiç bir zaman mümkün olamayacak bir hayaldi bu. Öyle ki, en basit günlük yaşamda bile bir araya gelmesi imkansıza yakın olan kutupcuklar söz konusu. Bu aralar en popüler olanlarıı ise medeni hallerin oluşturduğu kutuplar sanırım. Evli ve çocuklular, sade evliler, nişanlılar, bekarlar, arananlar vs gibi farklı fraksiyonlar kendi hegemonyalarını kurmaya çalışırkan sabit bir rekabet içindeler mütamadiyen. Ne yazık ki bu farklı türlerin mesele ve gündemlerinin bir araya gelmesi veya uzlaşması şimdilik mümkün gözükmüyor. Evliler birbirlerini evlerinde ziyaret edip, kanape ve sehapadan oluşan oturma setlerinin etrafında zaman geçiriyorlar, evli ve çocuklular sadece türdeşleriyle beraber tatile çıkıp, tatil köyleri dışında bir ortamda var olmayı hayal bile edemiyorlar. Nişanlılar ( ki en ilginç fraksiyonlardan biri bu bence), sosyalleşmelerini yine kendi türleriyle yapıyorlar ancak aktiviteleri sadece bu ara-dere dönemin önemli meselelerini konuşmaktan ibaret olduğu için zorunlu olarak yine sadece kendi kutup üyeleriyle muattap olabiliyorlar, zira düğün yeri, tafta/dantel fiyatları, mutfak rafları gibi Nurullah Ataç metinlerini aratacak denli eğlenceli konuları kendileriyle konuşup fikir alışverişi yapabilecek başka kimse olmayabiliyor etrafta haliyle. Bekar adı verilen zümre ise, yukarıda adı geçen aktivitelerin topundan hiç hazzetmediği için, kendi türü dışındakilerin gittiği mekanlara gitmeyi zul biliyor. Kazara böyle bir yerde bulursa kendini, ciddi bir oksijen taviyesine ihtiyaç duyuyor, aksi takdirde tıbbi müdaheleye maruz kalabiliyor. İşin ilginç kısmı, bütün bu kutup ve gruplar kendi ait oldukları grup dışındakileri hor görerek, kazın ayağı her ne kadar farklı olsa bile kendi türlerinin en ideali olduğu konusunda yarı ilüzyon bir gerçeklik yaratmaya ve dahası bu gerçekliği dünya aleme empoze etmeye çalışıyorlar.

Bush Putin'e ne yanıt verecek bakalım ama ne derse desin tek kutuplu dünyayı savunacak verileri bulması ve savını destekleyebilmesi bu şartlar altında zor gözüküyor.

Tuesday, June 19, 2007

ommm


Eğer bu aralar çekim yasasından en az bir kere bahsetmemiş, quantum düşünce tekniğini bir kerecik olsun denememiş, ve en az 2 kere “the secret” adlı kitaba refere etmemiş isen ey okucuyu, düpedüz yazıklar olsun sana. Neden her kötü şey benim başıma geliyor diye düşüneyim deme sakın, sen zaten en kötüsünü hakkeden sefil bi insansın, insan bile değilsin sen, sen nesin ben bilemiyorum. Neyse efenim herhangi bir şekilde mutsuz olmanın veyahut negatif düşünmenin ahlaksızlığın en önde gideni sayıldığı bu günlerde, bu öğretilerden voliyi vurmuş birtakım insanları gerçekten tebrik etmek lazım. Zira pozitif düşün ki evrendeki bütün pozitif düşünceler koşarak peşinden gelsin diye özetlenebilecek bu abukluklar serisi, görüyoruz ki insanların nazarında çoktan “yasa” mertebesine erişmiş. Geçen gün mesela azar işittim bu yüzden, “Gubilik, çekim yasasına karşı geliyosun” dedi biri bana. Havada yürüyorum sandım birden, yerçekimi yasasına karşı geldiğimi düşünen bir gafil olarak. Ama tabii ki bu çekim o çekim diil, hemen doğrunun farkına vardırıldım. Pozitif enerjiyi çekme yasasıymış bahsi geçen yasa. Global ısınmayla gelen felaketler silsilesi, Filistin’in kendini bölerek imha etmesi, dumandan gittikçe görünmez olan bir ortadoğu, dünyada patlayan terör, daha da ürküterek patlayan devlet terörleri vs vs gibi hiç sona ermeden uzayan upuzun bir listeyle pozitif düşünerek pozitif bir dünya oluşturduklarına inanmak suretiyle alay eden bu insan grubu giderek büyüyor...Eskiden ben de pozitif düşünceye inanan masum bi insancıktım ama bu şahane dikteler sayesinde tiksinir oldum. Pozitif düşüneceğim varsa bile içimden gelmiyor. Din halkın opium’udur diyen bir düşünüre selam gönderip, herhalde dünyanın geldiği son durumda hiç bir dinin yetemeyeceğini hatta durumu daha da boka sardıracağını farkeden gizli örgütlerin, CIA’in filan çıkardığı palavralar olsa gerek bunlar diye düşünmeden edemiyor insan. Bir yandandan da Scientology, Illuminati dedikoduları... Her ne tarikatın ya da gizli örgütün halt yemesi ise, bakalım ne kadar sürecek bu komedya...? Belki de hakikaten "son mutlu olma çırpınışları"dır insanlığın. Beklemedeyiz.

Sunday, May 20, 2007

üsküdar musiki cemiyeti 90.yaşını kutlayacak

Biraz da müzik konuşalım... Bu yaz İstanbul'lu müzikseverler için çok özel bir yaz olacak gerçekten. Çeşitli festivallere gelen isimler bir biri ardına açıklandıkça, kalbimi güçlendirmek için neler yapmalıyım diye ciddi ciddi düşünmeye başladım. Geçtiğimiz hafta bir geceyi sevinçten neredeyse uykusuz geçirdim. Gelmesi kesinleşmiş insanların tam listesi http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=221790&tarih=20/05/2007 adresinde şimdilik. Blonde Redhead, Coco Rosie, Antony and the Jonhnsons, Beirut ve James, ne kadar sık seyretsek de Bryan Ferry benim favorilerim ama bir Plant ve bir Satriani'nin gelmesi de old school rock seven abla ve abiler için ne anlama geliyordur allah bilir. Heyecanla bekliyoruz.

Erkekler için iki kötü haberle satırlarımı noktalıyorum.
Domatesin prostata iyi gelmediği anlaşılmış. Erkenden önlem almak amacıyla bol bol domatesli pilav yiyenlere duyurulur. Yetmiyormuş gibi bundan 50 yıl öncesiyle kıyaslandığında DNA'daki Y kromozomunun yarı yarıya küçüldüğü ortaya çıkmış. Feminen taraflarıyla daha barışık, daha az homofobik bir erkek jenerasyonunun geldiğini umabilir miyiz acaba?

Wednesday, May 02, 2007

Sirk İşi Türkiye'de Neden Tutmuyor?!?

2007' nin Mayıs ayına tam gaz girmiş vaziyetteyiz. Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin dokuzyüzellidörtbinüçyüzokinci çığrından çıkma hallerini yaşıyor. Bir yandan 29 Ekim doğumlu Abdullah Cumhur Gül adlı vatandaşın ( vatandaş demek devlet memuruna hakarete giriyor mu acaba?) ismine layık olmaya çalışma manevraları, bir yandan Türk Ordu'sundan post-moderni de geçtim, post-dekonstrüksiyonist üstü az nohut tadında internetten semi-muhtıra denemeleri (hoş ben youtube'a muhtıra videosu upload edilmesini tercih ederdim gerçi ama...) , başka bir yandan sırf inat olsun da, kutlamalar, anmalar kendi istediği meydanlarda yapılsın diye yüzbinlerce polisi savaşa gidermişcesine bir avuç insanın üstüne salan toparlak bir vali, ve bu kocaman anlamsızlıklar balonu içinde usul usul el-Nino sıcaklarını bekleyen Türkiye. Ha bir de Deniz Baykal hakkında halkı tahrik'den suç duyurusunda bulunuldu. (Dincisi, laikçsi, liberali ve muhafazakarıyla sanırım herkes için için en çok buna sevindi) Evet bütün bu İsveç'de mesela, toplasan bir yüzyıl içinde ancak gerçekleşebilecek sansasyonel yoğunluktaki hadiseler, bizim ülkemizde 3 gün içinde cereyan etti.
Ancak ve fakat, kaos ve adrenalini sıvı olarak damardan enjekte ettiğimiz bu geçtiğimiz hafta içinde beni en çok şaşırtan ve dehşete düşüren şey ne Bülent Arınç'ın karısı türbansız olan Vecdi Gönül'ü alenen veto etmesi, ne de Tanju Çolak'ın "çatır çatır teşvik primi aldık, paraları da kıtır kıtır yedik" açıklamaları oldu. Açıkçası geçtiğimiz hafta beni en çok şoke eden mesele Şehrazat'ın Onur Bey'e senli benli hitap etmeye başladığını görmek oldu. Hakikaten porotesto edesim geldi, zira sarsıldım ve dağıldım karşılaştığım bu manzara karşısında. Hem de o tertemiz anne rolünün içindeyken, yani biricik oğlu tatar Kaan'ın yanındayken yaptı bunu. Ağzını açtı ve fütürsuzca SEN dedi Onur Bey'e. Türkiye buna hazır değildi bence. Bey demeyi bıraktı mı, onu göremedim. Anlaşılan Bindirbir Gece şaşırtmaya devam edecek bizi...

Saturday, March 17, 2007

Kılobal Sıçış

Mart'ın pek kapıdan bakmadığı semi bir kışın son demlerine vardık. Hiç bitmeyecek bir bahar gibi davranan bu kafası karışmış mevsim, sanırım yerini kavrultucu bir yaza bırakacak bir-iki haftaya kadar. Nisan ayının ortalarında 30 dereceyi görmeyi hedefliyorum ben kendi adıma. Herşeyin katıksız bir düzen içinde gittiği, her türlü kaos, entropy vs tadındaki olgunun da aslında mütiş bir uyum ve nizam gösterdiği bu muhteşem sistemin de ağzına sıçmış bulunmaktayız hayırlısıyla. Evren'in bile sistematiğini yerlebir eden bir gerzek ırk olarak, başka dünyalardaki canlıdaşlarımız tarafından dehşet içinde seyrediliyor olmalıyız. Hele hele bir test case idiysek, abort edilmeye az kaldı diye düşünüyorum. Failed experiment. Daha sonra bu deneyin bir kitabını yazacak olursa kriptonlu bilim adamları, "Evrendeki anomali: Dünya", " Kal-El 'in fareleri insanlar nasıl kendilerini yok ettiler: Bir modelin yok oluşu ve alınacak dersler" gibi başlıkları kullanabilirler.

Tuesday, February 13, 2007

Komünal Şahikalar

İnternet dünyasının son trend komünitelerini dolanıyorum. Herkes öyle popüler, öyle eneteresan, öyle şahane ki....Tanberk Can....1493 friends, nerdeyse hepsi oturup bişeyler yazmışlar, "Tanberk Can, dün gece öyle süper eğlendik ki, yıkıldık, sonsuza dek dostumsun", "Tanberk Can kuzuyu unutma, Rafi'de güneşin doğuşunu seyretmek muhteşemdi. 1493 arkadaşlı Tanberk Can tabi ki, scuba, müzik, motor sporları ve snow board yapıyor. Tanberk Can Türkiye'de yaşıyorsa en sevdiği grup Depeche Mode, en sevdiği film Fight Club, Türkiye dışında yaşayan versiyonlarında bir çeşitlilik göze çarpıyor tabii ki ama onlar da haliye super cool, manyak enteresan tipler. Onların da en az 1000 er adet "friends" resimleri bulunuyor komünite sayfalarının altında, hepsi birbirinden şahane insancıklar. Böyle süper enteresan, süper aktiviteli, binbir arkadaşla dolu ve yapyaratıcı hayatlar yaşayan Tanberk Can'lar merak ediyorum sıçmaya mesela nasıl vakit ayırıyorlar? Hasetle doluyum.

Wednesday, January 31, 2007

gündem takip modülü

Bugün bütün ülkeyi derin bir hüzün kaplamıştı. Çok anlam verememekle beraber Sedat Peker'in hapse girmesiyle bir ilgisi olduğunu düşündüm. Bu karanlık günün gebe olduğu trajediyi anlamış gibi yağmur çiseliyordu hiç durmadan. Peker'in adamları Beşiktaş'daki yargıtay binasının önünü çevirmiş, mahkeme salonundan taze çıkmış inci gibi dişleriyle gülümseyen Peker'i hapse uğurluyorlardı. Türkiye onunla gurur duyuyordu, bu gurur tabii ki adamlarının kulağa şiir gibi gelen protestolarında da dile getiriliyordu. "Reis sen bizim herşeyimizsin" nidalarını, "Türkiye seninle gurur duyuyor" feryatları takip ediyordu. Türkiye bunu nasıl atlatacaktı?

Dün gece Bindirbir Gece adlı dizi de Bosna kayak merkezi gibi devasal bir projeyi kotarmaya çalışan bir avuç gencecik insanın mücadelesini seyrettik. Slobodan Miloseviç'den esinlenildiğini tahmin ettiğim Slobodan adlı bir iş ortağının müjdesini de verdiler bize. Bu iş ortağı ilerleyen bölümlerde ortaya çıkacak olursa emekliye ayrılmış Balkan asıllı futbolculardan birini kullansınlar derim. Mesela bir Simoviç'e, bir Boliç'e n'oldu acaba, neden bu tür projelerde değerlendirilmesinler, neden Türkiye'de mütemadiyen gündem olabilecekken dünyanın bir ucunda çürümeye terkedilsinler. Bu konuya değinmeden geçemedim, zira magazin programlarının daha çok celebrity'ye penetre etmesi gerektiğini düşünen bir kimseyim.

Son olarak Flash TV nedir, ne değildir konusunu irdelemek istiyorum. Hakkaten nedir ve ne değildir, lütfen bilen anlayan beri gelsin, insaniyet namına bir basın bülteni hazırlayıp dağıtsın. Bir gün radikal dinci, bir gün sol milliyetçi, başka bir gün maocu, on dakka sonra liberal muhafazakar olabilen, bütün bu baş dönderici dinamizmi kendi bünyesinde barındırabilmeyi başarmış inanılmaz bir kanal mı, yoksa korkunç başarızlığı yüzünden bir topçuk gibi elden elde, fraksiyondan fraksiyona atılan, sürekli ona buna peşkeş çekilen, don değiştirir gibi sahip değiştiren bir biçare mi? Zinhar bu soruların cevabı verilmeli!

Thursday, January 25, 2007

Hrant Dink'in ardindan

Bu ulkenin azinliklari defalarca kirilip yapistirilmaya calisilmis kirilgan kristallerdir. Ulkenin karanliginda, hosgoru aydinligi sacmaya calistilar yillar yili, kendine donerek soyutlanan/soyutlayan bir turkiye’yi dunyayla bulusturdular, yapistirdilar...Ve o kadar hoyrat davranildi ki onlara....Once ayri dinden olanlarindan yillarca vergi alindi, sonra yetmedi, evleri dukkanlari yakildi yikildi, o da yetmedi isimleri kufur oldu bir grup insanin agzinda. Her bir istikrarsizlik doneminde, hedef gosterildiler. Cogu gitti, azi kaldi geriye. Kalanlarin da oyle hos tutulmalari gerekiyordu ki oysa...

Sonra n’oldu, okudugunu anlayamayan gerizekalinin biri cikti, abuk sabuk bir dava acti Hrant Dink’e, geriye kalanlarin en kirilganlarindan birinin aleyhine...Sonra yillarca surmus olan alacakaranlik kusagindan aslinda hic cikmadigimizi gosteren bir hadise oldu, o sacma sapan davadan hukum giydi Hrant Dink...Gostere gostere hedef oldu linc zihniyetine. Hem de en sacmasindan, soylemedigi bir sey, islemedigi bir suc icin. Turklugu asagilamak gibi buram buram irkcilik kokan bir sucun faili oldu. Sucun kendisi irkci, maddenin kendisi daha da irkci.

Cuma’dan beridir, bu utancla nasil yasariz diye dusunuyorum, emanete hiyanetin en goze parmak sokan halidir bu cinayet. Bu dusuncelerle Halaskargazi’ye gittim bugun. Orda sessizce duran, hic gitmeyen, usul usul aglayan insanlari gordukce biraz olsun sevindim. Genci, yaslisi, turbanlisi, hizmalisi hepsi bir aradaydi. Bir kere daha yapistirmisti azinlik, bir araya getirmis, birbirine tolere etmeyi, beraber yasayabilmeyi hatirlatmisti. En son bir turbanliyla, kemalisti yanyana nerede gordugumu bile hatirlamiyorum...Hepsi ermeniydi Agos’un onunde beklerken, taziye defterine yazarken, ellerindeki karanfilleri birakirken merdivenlere.

Bugun “Hepimiz ermeniyiz” diyenlere, hepimiz sehitiz niye demiyorsunuz karsi kisir soylemiyle cevap veren zihniyet oyle densiz, oyle utanc verici ki ... Okudukca, gordukce umutsuzluktan aglayasim, gidesim geliyor.

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=hrant+dink+in+ayakkabisi%2F%2310493703

Tuesday, December 12, 2006

baksana bana

Fıskiyeyi ve palmiyeyi medeniyet sanan bir kısım denyoyla aynı vatani hudutlar içinde yaşıyoruz. Etrafa anlamsız fıskiyeler serpiştirip bunu şehir planlamacılığı sanan belediyeler, dükkanlarının önüne plastik palmiyeler koyup zengin gösterdiklerini sanan işletmeciler, bunların hepsi bu toprakların üstünde gerçekleşiyor ne acı. Bu vesileyle kadınların gerekli gereksiz birbirleriyle "canım" diye konuşmalarını da kınıyorum.

Thursday, November 30, 2006

Kasım sonu

Papa'nın küfür portföyümüze 1 numaradan giriş yaptığı, maaşların yıl sonu efektiyle kuşa döndüğü, AB'ye hassiktiri çekmemize ramak kaldığı, göçmen kuşların afrikada bir yerlerde takıldığı günlerdeyiz. Aylardan Kasım günlerden 30, bir gün sonra artık kimse kendini sonbahardayız diye kandıramayacak. İlkokul hayatbilgisi ders kitapları her ne kadar anlamsız bir ısrarcılıkla 21 Aralık diye bağırınsa da biz yarından itibaren dürüst bir kışa adım atacağız. En azından ben buna inanıyorum. Havanın kendisi de en az 5 derece soğuma planları yapıyormuş zaten.
Haftanın lafı: Friendship is overrated
Haftanın boktanı: Dondurmam Gaymak
Haftanın füzyonu: Kıymalı sushi oturma