Wednesday, November 15, 2006

hmmm

Hayatı randomly güzelleştiren şeyler diye bir liste başlatacak olsaydım başa mahalleleri ve mahallelerin kendine özgü karakterlerini ve, varsa delilerini, sonra sokak çalgıcıların ve ermiş yaşlı amca ve teyzeleri koyardım. Tuvalette harcadığım zamanın günün geri kalan kısmından daha çok bana ait olduğunu hissediyorum. Aklımdan tuvaletteyken her ne geçiyorsa, korkunç değerli versus işteki sikindirik ahmet efendinin ettiği lafa kafamın takılması. Tuvalette hep bir özlem duygusu ve burun direği sızlaması hadisesi yaşıyorum nedense. Belki çok saf ve damıtılmış en hakiki öz düşüncelerimle başbaşa kaldığım o küçük ama değerli zaman diliminin bana hatırlattığı her ne varsa bi şekilde içimi sızlatıyor.

Monday, November 13, 2006



Lost bitti kavruk kaldık. Elimiz ayağımız tutuldu sohbet edemez olduk. Geyiğin dibine darı ekildi, ayak üstü muabbetleri öksüz kaldı. İtiraf ediyorum hayatımda doğan boşluğu kitap okuyarak dahi gidermeyi düşündüm, o derece... Neyse sonra kendime geldim, hemen bir kursa yazıldım.

Saturday, November 11, 2006

sen kalk ta ben yatam



Biri bir gün "babamı atatürk'ü sever gibi seviyorum" demişti ve bana bu inanılmaz anlamlı gelmişti. Sonra dün sabah, ki on kasımdı kendisi, işe gitmeden önce Atatürk'ü televizyonda gördüm, geçen on kasımlarda anıt kabiri dolduran onbinlerin nasıl coşkuyla yürüdüklerini seyrettim.... gözlerim doldu. Olmuş dedim kendi kendime, becermişler. Artık 4 yaşından itibaren ne yaptılarsa bizlere ben dediğim kişi bile kolektif doldollarda gaza gelebiliyor, bir duygu patlaması, bir hissi hezeyan yaşayabiliyorsa, althusser amca haklı olsa gerek diye düşündüm. Devletin ideolojik aygıtları arasında anaokulu, yuva vs gibi her bir beyin yontma yuvasını listelemişti düşünürcan yıllar önce. Ben ki ilkokul 2de, bayrak töreninde konuşuyor diye el kadar arkadaşını tokatlamış bir yavrukurtum, şimdi on kasımda çalan sirene, siren çaldığında 1940'ların SSCBsi gibi herkesin ne iş yapıyorsa bırakması zorunluğuna kıl olsam ne yazar. Sonra aklıma iki on kasım önce yaşadığım bir travma geldi. Yağmurlu bir sabahtı ve ben deli gibi işe koşuşturuyordum, sonra o bıçak keskinliğindeki siren başladı, saat dokuzu beş geçmekteydi ve bütün dünya durmak zorundaydı. Ben büyük bir gaflet ve dalalet içinde olmalıyım ki o an, kendimi kaybetmiş bir şekilde yürümeye devam ettim. Sonra tam bir dakika boyunca o teyzenin çığlıklarını duydum, vatan haini diye bağırıyordu, sahtekar, şerefsiz diye devam etti sanırım ve 9'u 6 geçeye kadar süren bir mini işkence.

Thursday, November 09, 2006

eski tostlar

TV'de az önce şöyle şahane bir enstantane ile karşılaştım. Muazzez Ersoy adındaki kişilik BM bişeysi olarak Türkiye'deki Somalili mültecileri ziyaret etmiş. Sahne şu: Bu yavrular iki dirhem bir çekirdek giyinmişler, bir masanın etrafında az sonra yemeğe başlayacak şekilde oturmuşlar. ME de bunların arkalarından gelip bir yandan sarılıyor, bir yandan kendi şarkılarını mırıldanıyor, sonra o susuyor bütün Somalililer koro halinde ME şarkıları söylemeye başlıyor ve bu parodi dakikalarca devam ediyorö. Alacakaranlık kuşağında sıradan bir gün .

bir adam vardı

Yirmili yaşların başındayken kendini bir bok zanneden, sonra onyılın sonlarına doğru boruyu aldığını hissedenler parmak kaldırsın. En şahane hayat bizim olmayacak mıydı, en bi başarılı, en bi mutlu, en bi kahraman biz olmayacak mıydık? Dünyayı değiştirmek gibi bir misyon bize yüklenmemiş miydi? Peki regresyon içinde olduğunu düşünenler...? Daha az kitap okuyup, daha az eğlenenler, daha renksiz bir hayat yaşayıp, daha toleranssız olanlar? Ve vasatlığı iç huzuruyla yer yer karıştıranlar? Gittikçe daha muntazam bir çan eğrisine dönüşen hayat akışının standart sapma bacaklarında paniğe kapılanlar... Ve en kötüsü gittikçe söyleyecek daha az enteresan lafı kaldığını düşünenler...? Neyse havaya kalkan parmaklara müjde! 30'lu yaşlarınızın büyük bir bölümünü, iliğinizi kemiren bir işte, geri kalan bir avuç zamanı da ikea, carrefour tadında hayatın replikası olduğunu iddia eden, kapitalizmin g noktası kallavi alış veriş merkezlerinde, sürekli gülümsenen ve bolca anlamsız laf sarfedilen hafta sonu brunch'larında, ve en bombası...hayatınıza anlam kattığını düşündürmek misyonu yükleyerek tonlarca para verdiğiniz bir takım zevzek kurslarda geçirerek beynininizi uyuşturabilir ve gittikçe ne kadar sıkıcı bir insan haline geldiğiniz gerçeğini kısmi olarak unutabilirsiniz?