Friday, February 06, 2009
Ilık Sayıklamalar
İçindeyim diye demiyorum ama, 30’lu kadınlar gerçekten hayran olduğum bi segment. Deli, renkli, olgun, vahşi, risk alan, ve hayatı tadan, biraz hüzünlü, ama canlı. Son yıllarda bu segmentte yeni bir eğilim oluşmaya başladı, şiddetle desteklediğim ama biraz da kıskanarak anlamadığım... Bu eğilimin ismi: genç erkekler. Genç erkeklerle beraberlik, ki erkeklerin oldukları yaşın en az 10 yaş gerisinde bulunduklarını herkes bilir, 30’lu bir kadının bir ergenle beraber olması anlamına geliyor ki, işte bu kısmını çok anlayamıyorum. Evet eminim içlerinde çok olgun müthiş şahane olgunları da vardır ancak bu durum 10 arkadaşımdan beşinin genç (kendilerinden 10-15 yaş küçük) erkeklerle beraber olmasını açıklayamıyor.
Hayat sorgulamaları her yaş aralığında vardı; ergenlik, 20li yaşlar ve 30lar ziyadesiyle... 40lar ve 50leri merakla bekliyorum. Bu yazı nedense bana kendimi Çetin Altan gibi hissettirdi. Alakasız olabilecek paragraflar ama okuyucuya fısıldanan bir alaka ihtimali...
Yağmur bir acaip yağıyor bugün.
Monday, February 02, 2009
Kusturica ve Ergenekon
Emir Kusturica ve Marquez’in bir olup senaryosunu yazdığı bir rüya gördüm dün gece. Müge’nin oğlu Emre büyümüş ve sarman bir kediye dönüşmüştü. Konuşmayı da yeni öğrenmiş yavru bir kediydi. İçim inanılmaz bir sevgiyle doluydu. Yıldırım Türker bisexüel olmuş karı kıza yazıyor, evinde travestilerle sex partisi veriyordu. Bir deniz kıyısı kasabasında, denizin üstünde koccaman bir sofra kuruluyordu, derken dev bir ahtapot tutmuş tır tır bir balıkçı iskeleye yaklaşıyordu. Ahtapot başına geleceklerden habersiz, teknenin içinde alkış tutuyordu. Koccaman sofrada biz şarkılar söylerken, masamız yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Sonra herkes birinin omuzunda suyun yüzeyine çıkıyordu. Kıç açık kalması ne güzel bir açıklamadır, muhtemelen sadece vatanım toprakları dahilinde kullanılan bir tabirdir.
Bu sayfalara yazmadığım şu bi kaç ay içinde, Türkiye'nin de kıçı açıkta kalmış olmalı. Akıl ve hayalin sınırları dahiline girmesi mümkün dahi olmayan zincirleme olaylar cereyan etti ve hala kimse çimdik atmıyor... niye anlamıyorum. Neler oldu, yaşananların ağırlığı vs gibi konulara hiç girmeden, olup biteni babanemin başına gelen komik bir hadiseyle özetlemek istiyorum.
Adeta Ergenekon'cu kıvamında fanatik kemalist olan 85 yaşındaki babanem, Mustafa filmini mesela, göz yaşlarıyla ve taşkın bir hınçla protesto etti. Hayatında CHP dışında bir partiye asla oy vermemiş olan emekli öğretmen babanem İlhan Selçuk göz altına alındığında da göz yaşlarına boğulmuş ve benzer bir hınçla dolmuştu. Ergenekon soruşturmasının en hızlı günlerinden birinde telefonu çaldığında, kulaklarında %90 işitme kaybı olan babanem, telefonun ucundaki insanın şöyle dediğini iddia etmektedir. "Hanfendi sizi Ergenekon davası yüzünden arıyoruz, soyadınız Kubilay olduğu ve zamanında Ergenekon apartmanında oturmuş olduğunuz için bu davada siz de......Çat!! Bu lafları duyduğunu iddia eden babanem "yeni derin devletin" onu bulduğunu düşünerek telefonu korku içinde kapatır. Ne için bulunmuş olduğuna gelince....Bu telefondan sonra babanem, yılmaz bir Cumhuriyet okuyucusu, Kubilay soyadlı emekli bir öğretmen ve CHP yandaşı olmaktan dolayı göz altına alınacağına ciddi ciddi inanmaya başladı. Hepimiz babanemle dalga geçtik ancak ilerleyen günler babanemin dahi göz altına alınabileceğine dair bulgular vermeye devam etti. Bakalım önümüzdeki günlerde bizleri ne bekliyor. Hep beraber göreceğiz. Sevgiler 2008
Wednesday, September 24, 2008
İlhan Berk'e Mektup
Sen gideli tam 27 gün olmuş. 27 ilginç bir sayıdır sen de bilirsin. 3'ün küpüdür mesela. Bugün sana bu mektubu yazmak istememin günüdür aynı zamanda. Elimde "Yüzüklerin "Efendisi"nin bilmemkaçyüzüncü basımıyla bütün çocuk halimle bodrum sokaklarında dolaşıyordum kış aylarından birinde. Sanki 98 kışıydı diyesim geliyor. On sene boyunca senin hayalinle yaşamamı senin adının aslında İlham Berk olmasına bağlayabiliyorum ancak. Bir de Sabahattin Ali'nin hayalinin peşinden koşup, onun olduğundan emin bile olmadığı bir mezarın üstüne bir demet kıvırcık salata bırakan birini tanıyorum, bir bu kadar daha ilhamına hastalıklı derecede bağlı. Postaneye koşar adım girişini hatırlıyorum senin. Kanarya gibi bir halin vardı. Yüzüne bakınca seni nerden hatırladığımı düşünmek zorunda kalmıştım. O zamanlar çok şiir çok kitap okuyan bir çocuktum İlhan Berk. Kim olduğunu çıkarmam o kadar zor olmadı bu yüzden. Pır pır yanına yaklaştım, o sevmediğim yapay kibar halimle elimdeki tek yazı yazılabilecek şeyi uzattım çekinerek. Senin gibi bir insanla bildiğim yegane ilişki kurma yolunu seçtim ve senden kitabıma imza istedim. Sense yeni arkadaş edinmek üzere olan bir çocuk heyecanıyla " Beni tanıyor musunuz" dedin. Sonra o güzel imzanı attın. Beni sevdiğin bir yere davet ettin. İçtiğim en güzel şarabı içirdin. Güdük şiirlerimi okudun, sen okudun, sen İlhan Berk olarak benim şiirlerime nazik yorumlar yaptın. Ne kadar da insancıldın, ne kadar alçak gönüllü bir tanrıydın. "Yarın da buluşalım mı" derken yine çocukça heyecanlandığını gördüm. Ne kadar normal gelmişti herşey. Ne kadar saçmaymış böyle sanmam. Ertesi gün aynı çocuk coşkunla çıkageldin. Bu defa senin elinde bir kitap, kitabın! Gidip kitapçıdan satın almışsın Allah'ım! İçinde ise bir mucize... Dostluğun mucizesine itaf ettiğin o sözcükler. Ben senin dostun olmuşum birden.
Senden sonra bir çok film seyrettim İlhan Berk, bir çok insan tanıdım, çok kitap okudum diyemiycem ama okudum biraz elbet, sevdiğim ben'den çok uzaklaştığım ve kısmen yakınlaştığım zamanlar oldu. Ama hiç bir ben'i seninle iki gün geçiren ben kadar sevmedim, hiç bir yeni tanıdığım insan bana o kadar ilham vermedi. Hiç bir kitap, hiç bir film senin zenginliğine erişemedi. İlhamın ne olduğunu bilen bilir. "Yaşamın bir tek anlamı varsa o da ilhamdır" diyecek kadar da fütursuzum evet. On sene hayatımın türünden, aldığı biçimden en mutsuz olduğum zamanlarda bir köşeciğimde hep sen vardın. Evet sen umuttun aynı zamanda Umut Berk. Küçük f harfi şeklinde bir kırıntı.
Sonra seninle bir kaç kere daha karşılaştık, birinde etrafını küçük İskender'in düşmanca ve teritoryal kolları çevirmişti, yüksek sesiyle sana yaklaşanları korkutuyordu. Ya da ben korktum, sadece ben burdayım diyebildim. Arif Damar vardı o gece, "gitme kal var yok dinlemez bir çocuk isteğidir diyordu" yine. Bense senin oteline gidip, sana mektup bıraktım sarı bir zarfın içinde.
Acaba hiç alabildin mi mektubumu? Sonra seni bir otobüsün penceresinden ve bir restoranın balkonundan gördüm birer kere. Yanına bile gelmedim şuursuzluğumdan. Sanırım bir sonraki görüşüm tam dokuz sene sonraydı. O zaman 90 yaşında bir kanaryaydın artık. Yine zıplayarak, sekerek, koşarak yürüyordun. Beni hatırlamadın İlhan Berk ama bütün tatlığınla hayatını anlattın yine. Almanya'da sana ödül vereceklermiş, oraya gidesiymişsin. Seni ziyarete gelecektim, o anda karar vermiştim ve adresini istedim. Ya da mektup yazacaktım ne biliyim. Adresini saklasın diye verdiğim insan ilhamın ne anlama geldiğini unutmuş biriydi o zamanlar, kaybetti adresini. Ve işte o zaman içimi derin bir korku kapladı, ya ben sana ulaşamadan tekrar, sen ölseydin, ya bu hayattan çekip gitseydin, ya benim istediğim, sevdiğim biri olabilme ihtimalimi, beraber yanında götürseydin. Bu korku içimde büyüdü. Kendimce sana dokunmaya çalıştım zaman zaman. İşte sarhoş oldum seni buraya karaladım b, etrafımdakilere seni anlattım. Utandım da bir yandan; on sene önce tanıştığım bir ince uzun adamı, bir (f) harfini neden böyle hayatımın en orta yerinde yaşatıyorum diye. Neyseki ilhamdan anlayan insanlara anlattım seni İlham Berk, çok da üzülmüyorum o yüzden.
Sonra sen gittin gerçekten ve senden iki gün sonra Yıldırım Türker, Tezer Özlü'ye itafen o içlere bıçak gibi saplanan mektubunu yazdı. Burda "o yazıyı okumamış olanlara da yazık" diye düşünerek aşağıya eklentiliyorum yazıya ulaştıracak adresi. İtiraf ediyorum İlhan Berk, Yıldırım Türker'den kopya çekiyorum bu mektubu yazarken. Ama sana birşeyler karalamak hep aklımda vardı inan. Ve senin yokluğunda büyüyünce Yıldırım Türker olmak istiyorum galiba. İlham ne kadar önemlidir bilirsin, anlarsın...İlham kaynağı buldun mu sarılacaksın sıkısıkı. Şimdilerde bir kediler, bir kelimeler... Müzik bile diil. İşte Yıldırım da böyle biri. Sen de seversin, severdin eminim. Seni hiç şair olarak düşünmedim beni affet, zaten sen de ressam olmaya karar vermişsin görüşmediğimiz yıllarda. Şair diilim bile demişsin. Ama sen ressam da diilsin benim için. İlham Berk'sin işte. Sevdiğim ben'le belki de tek tanışmış kişisin. Gittiğin yerde iyi ol. Bu mektubu bitiremeyeceğim ortada.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=896133&Yazar=%20&Date=24.09.2008&PAGE=
Thursday, May 08, 2008
tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak yavrucum
Kutlu doğum haftasını geride bıraktığımız şu günlerde (ki büyük Türk düşünürlerinden Hakan Şükür de derbi için o kutlu haftaya yakışır bir maç olması konusunda taraftarları uyarmıştı çok şükür) Allahüme Salli diyerek sözlerime devam ediyorum....Zamanlar ve iğrençlikler artık birbirine karıştı ama sanırım ya kutlu doğum haftası şenliklerinden az sonra ya da barış içinde geçen 1 Mayıs kutlamalarından hemen önce, 78 yaşındaki (bazı kesimlere göre dinci bazılarına göre dindar olan kesimden) bir zattın, 14 yaşında bir çocuğa tecavüz ettiğine dair iddialar herkesi pardon dinci basın dışında herkesi derinden sarstı. Dinci basın da herzaman ki demokratlığını bir kere daha ispat ederek zanlının suçu ispat edilene kadar kendisi hakkında hiç bir yargıya varılamayacağını belirtti ve ne tesadüftür ki, tam o sırada TVlerde tecavüzle suçlanan o şahısın bir TV programına verdiği demeçte "zinayı ispat etmek için ahanda tam dört adet bizzat gözlem yapmış şahite ihtiyaç vardır" sözleri cereyan etmekteydi. Doğal olarak dinci basının da cümle içinde kullandığı ispat kelimesinin hangi hukuk sistemine göre değerlendirilmesi gerektiği bir merak unsuru oldu. Bu esnada hem kadın hem erkek güzide dinci basın temsilcileri 14 yaşındaki çocuktan genç kız diye bahsetmeyi, ne zaman yanlışlıkla çocuk deseler, bunu hemen genç kıza çevirmeyi bir borç bildiler.
Bahar devam ederken yurdun dört bir yanından özellikle çocuklara yönelik tecavüz haberleri akmaya devam etti ama mazallah konu yargıya intikal ettiği için kimseyi haksız yere incitmek ya da suçlamak istemem, o yüzden bu konular hakkında konuşmamak lazım.
Malesef yargıya intikal etmeyen ama sanırım konuşması yasak olan bir diğer konu da 1 Mayıs şenlikleriydi. Öyle ki çalışkan Türk toplumu veriminden bişey kaybetmesin, işleri aksamasın diye 1 Mayıs'ı kutlamayı ve Taksim gibi en çalışkan insanların bilfiiil çalıştığı bir mekanı paralize etmesin diye Taksim'e de çıkmayı yasaklayan bıyık kardeşliğinden en uzun boylu olanı bugün veryansın etmiş. Demiş ki "polis uzaylı mı"? Hö!! dediğinizi duyar gibi oluyorum, açıklayayım derhal. Şöyle ki; o barışcıl 1 Mayıs'dan sonra Türk polisinin üzerine o kadar gidilmiş o kadar gidilmiş ve onlar da haklı olarak o kadar incinmişler ki, uzunboylu bıyık kardeş onlar bizim evladımız değil mi, onlar insan değil mi, yazık değil mi o kadar üstlerine gitmeye diye haklı olarak kırgınlığını dile getiriyor. Kimse düşünmüyor tabi, o gün o önlemler alınmasaydı, o dayaklar atılmasaydı insanlar işlerine- okullarına gidemezdi, çok yazık olurdu. Bak içimden geldi yine haykırmak istiyorum iyi mi! Ne Mutlu Türküm Diyene hakkaten valla billa.
Thursday, April 24, 2008
burjuva öldü yaşasın beyaz türkler ve duyarlılık meseleleri
İşte Asena'nın kitabını okuduğum o yaşlarda, küçük üst orta sınıf hayatımda gözlemleyebildiğim yegane cinsi adaletsizlikler bunlardı işte, bir de belki yeni yeni maruz kalmaya başladığım ufak cinsel tacizler, ki her genç kızın başına gelirdi bu küçük steril dünyada bile. Her ne kadar kitapta gözüme sokulanlarla travmaya uğramış hissetsem de, cinsiyet meselesine karşı farkındalığım arttı çok ve bu adaletsizliğin sadece benim kendi küçük sosyal sınıfıma ve kendi küçük hayatıma değil bütün sosyal sınıflara hem de çok daha kelli felli ve zarar verici bir etki alanıyla yayılmış olduğunu da farkettim.
Cinsiyetler arasındaki adaletsizlik ve ayrımcılık konularına duyarlılık aslında belki birçok diğer konuda olduğu gibi biraz yalnız bir var oluş türü. Bu duyarlılığa sahip olanlara hasbel kadar feminist denmesinin sonucu olarak da feminist olmak hem kadınlar hem de erkekler (özellikle beyaz türk olanlarının) arasında neredeyse zavallı, acınacak bir durum olarak konumlanmıştır. Feminizme tepkiler o kadar sığ ve komik ki, feminist olmak istediklerini elde edememiş kadının küsme durumu sanki. Yani başarılı ve zengin bir adamla evlilik yapamamış, haftada en az bir kere kuaföre gidemeyen muhtemelen çirkin kadınların icat ettiği bir kavram, hayata bu sebeplerle küsmüş olmalarının bir sonucu. Hele kadınların feministlere bakışı daha da korkunç. Tıpkı homofobik erkeklerin eşcinsel erkekleri acınası ve tiksinti verici birer ucube olarak görmelerine benzer bir duygu salınımı yaşarlar kadınlar feministlere karşı. Onların da adları feminofobik olsun bundan böyle.
Neyse geçenlerde hayatımıza (feminofobik, beyaz/siyah, kadın/erkek bütün türklerin suratına) bir Pippa Bacca tokadı çarptı. "Amaaan tüh imajımız rezil oldu" ah vahlarıyla beraber gündemde bir süre tutulduktan sonra rafa kaldırıldı. Gerçi beyaz türk cephesinde herkesin bir dudağı uçukladı doğrusu, kendi hayatlarına doğrudan dokunmasa da Avrupalı olabilme hayalini baltaladığı için, bu topraklarda gerçekleşen vahşet hikayelerinin temsili bir hikayesi olarak suratlara tokat, göze giren parmak oldu. Konuşmalar "iğrenç sapık" seviyesinde kaldı çokca bir süre. Oysa bu ülkede kadınların sabit bir şekilde maruz kaldığı cinsel sapkınlığın gayet meşru bir kurum olduğu gerçeği kimsenin aklına gelmedi ( bir kısım sivri dilli yazar hariç) ve bu kurumsallaşmış sapıklığın meşruluğunu gündelik hayatlara usulca sızmış masum gibi gözüken hareketlerden, usul usul çalışan cinsi ayrımcılıktan kazandığını kimse hatırlamadı. Kardeşinin nereye gittiğini, kimle görüştüğünü kendi en önemli meseleleri yapan abiler, bunun bir üst seviyesinin namus cinayetleri olduğunu hatırlamadı, orta yaş krizine girip genç kan aşkıyla tutuşan, çevrelerinde saygın bir iş adamı olarak tanınan kelli felli amcalar, neyse parası verip seviştikleri Rus kızların birer çocuk olabileceklerini, bunun diğer adının pedofili olduğunu hiç hatırlamadılar... Evlerindeki kız çocuklarını abilerine, babalarına hizmet amaçlı kullanan anneler sırf bu amaçla türkiyenin dört bir yanında kız çocukların okuldan alındıklarını bu daha ergen bile olamamış kızcıkların ev işlerini üstlenmek için en temel haklarından mahrum kaldıklarını bir türlü hatırlayamadılar... Ve özellikle beyaz türklerin arasına sızma projelerini büyük bir hırsla yürüten yeni yetme islami burjuvazi, kızcıklarını örtüp bir an önce baş göz etme telaşı içinde, finansal olarak kendilerinden çok daha şanssız ama konu kızlarını evermek olunca kendilerinkine çok benzer sebep, niyet ve dürtülerle hareket eden Anadolu ailelerinin kendi küçücük kızcıklarını daha adet olur olmaz hatta belki de olmadan önce "artık çocuk değil, kadınsın, al şu ehramı, örtüyü, çarşafı, türbanı sar her bir tarafını, gir evin içine, ve sana uygun gördüğümüz erkeği bekle" diyerek o çocukların hayatlarını, çocukluklarını nasıl kararttıklarını ve uygun gördükleri erkeğin koynuna soktukları o çocukların yaşadıkları travmaları hiiiç mi hiç hatırlamadılar.
Hatırlanmayanlar yadırganmayanlardı işte, normal olanlar yani ve fakat bir de göz yumulan sistematik adaletsizliğin, bir türlü ses çıkarılmayan türk ceza kanununun, oy çokluğuyla (ki bu oyların arkasında en bir beyaz türker vardı son seçimlerde) başa getirilen partinin temsilcilerinin (ki bazıları birden fazla kadınla evlenmeyi en temel hak görür kendilerinde) kadınlara reva gördüğü ve hasbel kadar bahsi geçen sınıfların dahi yadırgadığı bir dizi başka ayrımcılık ve sapıklık var ki onlar bile meşru meşru hayatına devam ediyor.
Türk Ceza Kanunu'na göre tecavüzün bir sürü hafifletici sebebi olabilir. Mesela kadın isterik olabilir, orospu olabilir, bakire olmayabilir ( ki orospuyla aynı kapıya çıkıyor) mütecaviz evlenmeye niyetli olabilir, kadın çığlık atmamış ve yardım istememiş olabilir (bağırmadıysa aranıyordur zaten) ve bütün bu hafifletici sebeplerin varlığı söz konusuysa tecavüzcü tabii ki tecavüzünde yerden göğe kadar haklıdır.
Tecavüz insan hakkı ihlallerinden kadınlar üzerine yoğunlaşmış olan milyonlarcasından sadece biri. Bazılarına göre belki en korkunç olanı, ama bana göre sadece biri. Evinde kız çocuğuyla erkek çocuğuna ayrı muamele eden, daha küçücüklerken çocuklarına cinsiyetlerinden ötürü farklı haklar dağıtan anne-baba, iş yerinde kadına farklı davranan işveren, trafikte parkedemeyen kadına sırf kadın olup da parkedemediği için akla hayale sığmayacak hakaretleri saydıran lacoste gömlekli cip kullanan beyfendi, sevgilisine her kızdığında orospu diye bağıran master yapmış kurumsal yatırım uzmanı genç adam... Geldiğiniz yer hep aynı, yol açtığınız ve pekiştirdiğiniz toplumsal düzen ise ancak sizlerden olmayan bir kamyon şöförü sizin nezdinizde kutsal olan bir şeye tecavüz edip yok ettiği zaman suratınıza çarpıyor. Ve tabii ki bu düzene başkaldırmayan hatta düzenin en bir yavuz savunucuları kadıncıklar, tecavüz sadece bir sonuç; meşru bir düzenin sonucu ve işin kötüsü sadece sapıkların tekelinde değil. Türkiye'de tartışmasız her kadın siz dahil tacize uğruyor, Türkiye'de milyonlarca yavru en yakınları tarafından tecavüze uğrayıp sonra cezalandırılıyor. Bunu sadece Türkiye'nin bir bölgesiyle, cahillikle, sapıklıkla ilgili olduğunu düşünenler ise aymazlık içinde kavruluyorlar. Siz (ve tabi biz) eski burjuva yeni beyaz türk kardeşlerim, sıcak yataklarınızı terkeyleyerek, düşünmediğiniz, ya da kendinizden tamamen soyutlayarak değerlendirdiğiniz şu düzenin en vahşi gerçekleriyle biraz yüzleşin artık bir zahmet, oyunuzu atarken bundan sonra neye oy attığınızı iki tartıp, bi ölçüverin. Diyeceğim budur.