Saturday, April 18, 2009

Kedişimsi

Her zamanki gibi memleketin durumu vahim, yazacak çok şey var ve nereden başlayacağımı bilmiyorum. O yüzden aylardır cebir, hile ve duygu sömürüsü yollarını kullanarak eve girmeye çalışan kedinin hikayesini yazayım. Senelerden 2008 ve aylardan sanırım Ekim'di. Türkiye hala iki kutuplu ve liboşlar hal ve gidişattan hala mutlu mesut idi. Bizim apartımanın 1000 yaşındaki bazı sakinleri bir apartıman toplantısında darbe yapıp "herkes kombiye döne" diye fetva verdiğinden beri aradan 5 ay geçmiş, benim ev sahibinden hala pek ses çıkmamıştı.

O dönemlerde yaptığım sonsuz seyahatlerin birinden bir Pazar akşamı eve döndüğümde, en sevdiğim kedim Kediş'i göremedim. Biraz adını çağırıp etrafa baktıktan sonra hafif artan bir panikle haftasonu Kediş'e bakmaya gelen annemi aradım. Anneme Kediş nerde sorusunu sorar sormaz gelen korkunç sessizliğin içinde, sessizliği takip eden daha da korkunç cevabı beklemeden ağlamaya başladım tabii ki. Korkunç cevap zaten 3 saniye içinde geldi. Babamla bir olup, kapıyı açık unutup Kediş'imi kaçırmışlardı. Benim telefondaki ağıt yakan halimden ve nefesim kesilinceye kadar ağlamamdan oldukça tırsan annem Rusya sınırına yakın evinden kalkıp gecenin bir yarısı Cihangir'e geldi. Takdir ettiğim bir performans gösterip o gece benimle beraber ve ertesi gün ben işe gittiğimde tek başına sokaklarda Kediş'i aradı. Hikaye de aslında tam da bu noktada başladı. Ben hazretleri ağıta ara vermeden sersefil perperişan bir halde işe gittikten yaklaşık bir kaç saat sonra annem arayıp Kediş'i ya da ona çok benzer başka bir kediyi bulduğunu, eve aldığını o kedinin yani Kediş'in ya da çakma Kediş'in çok mutlu olduğunu evi hiç yadırgamadığını, yemek yiyip kakasını yaptığını şimdi de yatağında uzanmış keyifle yalandığını anlattı. Çok uzatmadan atlayıp eve gittim, ve gördüm ki evde gerçekten de etrafını zerre kadar yadırgamayan çok mutlu gözüken tekir bir kedi vardı ama Kediş değildi. Kedişimin kumunda bu yeni kedinin boklarını görünce çok fena oldum. Böğürerek ağlamaya başladım yeniden. Yine de Kediş'imin kısa bir süre sonra bulunmasıyla beraber bu çakma Kediş'ciğin kapı dışarı edilirken gözlerinde gördüğüm hüznü de hiç unutamadım. Unutmama pek izin de vermedi işin aslı. O gün bu gündür, kapının önünde yolumu kesip, hiç bıkmadan usanmadan eve girmeye çalışması, en iç parçalayıcı tonlarda miyavlayıp, verdiğim yemeğe elini bile sürmeyip tek amacının sevgi ve sıcacık bir ev olduğunu anlatması en taş kalpleri bile yumuşatacak, eskiden TRT'de Pazar sabahları yayımlanan çocuk ağlatan hayvanlı filmleri aratacak cinsten. Üstelik artık sokağın başından itibaren pusu kuruyor. Geçen gün eve doğru yürüyorum, baktım bir kaç kedi sokağın köşesinde king döndürüyolar, içlerinden biri kafasını king masasından kaldırdı, gözlerini bana dikip tanımaya çalışırcasına kıstı... Bir süre bakıp kim olduğuma kanaat getirmiş gibi yaptıktan sonra (ki gözlüğüm olmadığı için ben kendisini tanıyamıyorum bu esnada), depar atarak koşmaya başladı üstüme doğru... Sonra evin önüne yaklaştığım bir noktada köşeye kıstırıp (evet çakma Kedişmiş tabi) yine bir sevgi ve sıcak yuva talebi, yalvarışı... Her gün ayrı bir tonda, ayrı bir yerde yakalayıp yalvarıyor. Ben de ülkede McCarthy rüzgarları eserken en büyük meselimin çakma Kediş olması için çabalıyorum, herhalde belli oluyordur.

Tuesday, March 24, 2009

beyine vidyoçip

İnsanoğlunun kendi küçük hayat dilimini yaşaken bazen yalnız yakalanması büyük talihsizlik. Geçenlerde Mahmutpaşa'dan 6 çifti onliraya çorap alırken düşündüm bunu. Fiyatlamanın enteresanlığını hiç farketmemiş gibi yapıp devam edecek olursak, seyyar çorapçı, çoraplar hakiki nike diye satmaya çalışıyordu kendisiyle karşılaştığımda, sonra benim Nike amblemini istemediğimi anlayınca Nike yazıları iki yıkamada çıkıyor garanti veriyorum diyerek satışını tamamladı. Bu ve bunun benzeri bir sürü anlatılmaz yaşanır tadında hikayeyle bezeniyor gündelik hayatımız. Ağlarken ufaklığın gelip gözlerimi keyifle yalaması, yoldan geçen eskicinin etrafta kadın görür görmez, eskici yerine "sikiciiiiii" diye bağırması... Bunlar işte hep o anlatıldığında keyfi kaçan, ama bir yandan deli gibi paylaşılmak istenen o yüzden de tek başına yakalanılmaması gereken hadiseler. Burdan bilimadamlarına sesleniyorum... Beynin içine kameralı bir çip yerleştirdiğiniz gün, feza meza hikayedir, gerçek devrim budur. İnsanoğlu hem bu sayede anılarına sahip çıkabilecek, hele ortamlarda abartmaya meyilli "anne" filan türünde insanlar varsa o öyle değil böyle olmuştu diye lafı anında çakabilecek, hem de belki alzheimer filan gibi unutkalık içeren hastalıklarla bu chip sayesinde başedebilecek, hem de işte başına komik ya da enteresan birşey geldiğinde bunu keyfi çoktan kaçmış bir şekilde anlatarak mal durumuna düşmeden eşe dosta seyrettirebilecek.

Friday, March 06, 2009

Hoşgeldin Mart Abi

Bu sabah yine manyak gibi yağmur yağıyordu. Evden çıkıp arabaya doğru yürürken Cannes fatihi Nuri Bilge Ceylan’a rastladım. Kendisi bir üstteki daha nezih sokakta oturup, bizim sokağa arabasını park ettiği için kılım zaten. Bir de adını hiç söyleyemiyorum, sürekli Zeki Demirkubuz diyesim geliyor. Zaten Demirkubuz filmleri çok daha güzel bence. Böyle tropik tropik yağan yağmurun nedense mutlu edici bir etkisi oluyor. Hava sıcak ve gökyüzünde sarı bir renk. Sanki buraya ait diilmiş gibi eğreti eğreti ama bir yandan da son sürat düşen damlalar. Neysecime, Nuri’ye kıl ola ola arabaya doğru yürüdüm, insanların üstündeki tropik telaşı farketmenin verdiği keyifle sokağın başında genelde güneşlenmeyi seven ama bugün ıslanmayı tercih eden dombili ve bin yaşındaki köpeğin de başını okşamayı ihmal etmedim. Bir yandan yürürken bir yandan da hayırdır inşallah bu ne keyif bendeki diyerekten de şaşırıyordum.

Arabaya binip radyoyu açınca David Gilmore’un doğum günü olduğunu öğrendim ve iyi ki doğmuş diye düşündüm. Yolculuğum boyunca müthiş mor ve gösterişli giyinmiş 65 yaşlarında bir kadın, şemsiyesiyle taksiye vuran bir adam, paytak paytak yürüyen şişko bir zenci teyze, ve yağmura aldırmadan yürüyen şemsiyesiz ceketsiz evsiz bir adamcık dikkatimi çekti. Bir yandan da başım ağrıyordu. CHP’nin Mustafa Sarıgül’e halef olsun diye Muharrem Sarıgül adlı birini Şişli Belediye başkanı adayı olarak göstermesinin ardındaki hin ama aynı zamanda bir o kadar da geri zekalı zihniyeti düşündüm bir süre. Etraf bu Muharrem denen adamın anlamsız flamalarıyla ve Mustafa Sarıgül’ün çakma Obama posterleriyle donatılmıştı zira. Tabi Muharrem Sarıgül’ün Belediye Başkanı seçilmesi durumunda tükürdüğümü dürüm yaparak yalayıp yutmam gerekecek bunun da farkındaydım ziyadesiyle. Yolculuğumun sonuna doğru gelirken bir iki slalom yaptım arabayla. Önümdeki psikopat minibüsü geçip kırmızıya takılmamaktı hedefim ama her cengaver Türk şöförünün başına gelebileceği gibi minibüsü sağlayıp sollarken bir belediye otobüsü beni biçmeye hazır bir şekilde önüme kırdı canavarını. Hüzünle frene basıp kırmızıda durdum ve önümde kırmızıya aldırmadan devam eden hayvanın egzost dumanını seyre daldım.

Yolculuğum sona erdiğinde keyfimin hala yerinde olduğunu mırıldandığım şarkıdan anladım. Sabahlar güzel şeyler velhasıl. Hele Cuma’ysa, hele bahar gelmek üzereyse, hele hayat kısaysa, hele de bi üzülmek bi boka değmiyosa vs vs vs.

Friday, February 06, 2009

Ilık Sayıklamalar

Yine bir rüyayla başlayalım. Bu aralar açık kıçın ötesinde bir manyaklık silsilesi içinde uyku alemi. Uçarken bir kartalla çarpışmamı, bütün yer ve zamanların birbiri içine girmesini filan bir kenara bırakıp, beni en çok etkileyen ve uyanmama sebep olan kısmına geleyim hemen dün geceki rüyamın. 7-8 yaşlarında bana manevi ve biraz da fiziksel olarak işkence ettiğini düşündüğüm bir kız çocuğunu camdan aşağı fırlatıyordum, kız çocuğu kanlar içinde yerde yatarken düşündüğüm tek şey "elimden başka bir şey gelemeyeceği" idi. Çocuk sonunda kurtarıldı, üstü başı kan ve sargı içinde yanımdan geçerken kahkahalar atıp işte sen böyle bir insansın diye haykırdı. Uyandığımda çocuğun bana hissettirdiği tek şeyin çaresizlik olduğunu anladım. Çaresizlik insanoğlunun hissedebileceği en beter duygu, ötesi yok.


İçindeyim diye demiyorum ama, 30’lu kadınlar gerçekten hayran olduğum bi segment. Deli, renkli, olgun, vahşi, risk alan, ve hayatı tadan, biraz hüzünlü, ama canlı. Son yıllarda bu segmentte yeni bir eğilim oluşmaya başladı, şiddetle desteklediğim ama biraz da kıskanarak anlamadığım... Bu eğilimin ismi: genç erkekler. Genç erkeklerle beraberlik, ki erkeklerin oldukları yaşın en az 10 yaş gerisinde bulunduklarını herkes bilir, 30’lu bir kadının bir ergenle beraber olması anlamına geliyor ki, işte bu kısmını çok anlayamıyorum. Evet eminim içlerinde çok olgun müthiş şahane olgunları da vardır ancak bu durum 10 arkadaşımdan beşinin genç (kendilerinden 10-15 yaş küçük) erkeklerle beraber olmasını açıklayamıyor.

Hayat sorgulamaları her yaş aralığında vardı; ergenlik, 20li yaşlar ve 30lar ziyadesiyle... 40lar ve 50leri merakla bekliyorum. Bu yazı nedense bana kendimi Çetin Altan gibi hissettirdi. Alakasız olabilecek paragraflar ama okuyucuya fısıldanan bir alaka ihtimali...

Yağmur bir acaip yağıyor bugün.

Monday, February 02, 2009

Kusturica ve Ergenekon

Emir Kusturica ve Marquez’in bir olup senaryosunu yazdığı bir rüya gördüm dün gece. Müge’nin oğlu Emre büyümüş ve sarman bir kediye dönüşmüştü. Konuşmayı da yeni öğrenmiş yavru bir kediydi. İçim inanılmaz bir sevgiyle doluydu. Yıldırım Türker bisexüel olmuş karı kıza yazıyor, evinde travestilerle sex partisi veriyordu. Bir deniz kıyısı kasabasında, denizin üstünde koccaman bir sofra kuruluyordu, derken dev bir ahtapot tutmuş tır tır bir balıkçı iskeleye yaklaşıyordu. Ahtapot başına geleceklerden habersiz, teknenin içinde alkış tutuyordu. Koccaman sofrada biz şarkılar söylerken, masamız yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Sonra herkes birinin omuzunda suyun yüzeyine çıkıyordu. Kıç açık kalması ne güzel bir açıklamadır, muhtemelen sadece vatanım toprakları dahilinde kullanılan bir tabirdir.


Bu sayfalara yazmadığım şu bi kaç ay içinde, Türkiye'nin de kıçı açıkta kalmış olmalı. Akıl ve hayalin sınırları dahiline girmesi mümkün dahi olmayan zincirleme olaylar cereyan etti ve hala kimse çimdik atmıyor... niye anlamıyorum. Neler oldu, yaşananların ağırlığı vs gibi konulara hiç girmeden, olup biteni babanemin başına gelen komik bir hadiseyle özetlemek istiyorum.

Adeta Ergenekon'cu kıvamında fanatik kemalist olan 85 yaşındaki babanem, Mustafa filmini mesela, göz yaşlarıyla ve taşkın bir hınçla protesto etti. Hayatında CHP dışında bir partiye asla oy vermemiş olan emekli öğretmen babanem İlhan Selçuk göz altına alındığında da göz yaşlarına boğulmuş ve benzer bir hınçla dolmuştu. Ergenekon soruşturmasının en hızlı günlerinden birinde telefonu çaldığında, kulaklarında %90 işitme kaybı olan babanem, telefonun ucundaki insanın şöyle dediğini iddia etmektedir. "Hanfendi sizi Ergenekon davası yüzünden arıyoruz, soyadınız Kubilay olduğu ve zamanında Ergenekon apartmanında oturmuş olduğunuz için bu davada siz de......Çat!! Bu lafları duyduğunu iddia eden babanem "yeni derin devletin" onu bulduğunu düşünerek telefonu korku içinde kapatır. Ne için bulunmuş olduğuna gelince....Bu telefondan sonra babanem, yılmaz bir Cumhuriyet okuyucusu, Kubilay soyadlı emekli bir öğretmen ve CHP yandaşı olmaktan dolayı göz altına alınacağına ciddi ciddi inanmaya başladı. Hepimiz babanemle dalga geçtik ancak ilerleyen günler babanemin dahi göz altına alınabileceğine dair bulgular vermeye devam etti. Bakalım önümüzdeki günlerde bizleri ne bekliyor. Hep beraber göreceğiz. Sevgiler 2008