Saturday, April 18, 2009
Kedişimsi
O dönemlerde yaptığım sonsuz seyahatlerin birinden bir Pazar akşamı eve döndüğümde, en sevdiğim kedim Kediş'i göremedim. Biraz adını çağırıp etrafa baktıktan sonra hafif artan bir panikle haftasonu Kediş'e bakmaya gelen annemi aradım. Anneme Kediş nerde sorusunu sorar sormaz gelen korkunç sessizliğin içinde, sessizliği takip eden daha da korkunç cevabı beklemeden ağlamaya başladım tabii ki. Korkunç cevap zaten 3 saniye içinde geldi. Babamla bir olup, kapıyı açık unutup Kediş'imi kaçırmışlardı. Benim telefondaki ağıt yakan halimden ve nefesim kesilinceye kadar ağlamamdan oldukça tırsan annem Rusya sınırına yakın evinden kalkıp gecenin bir yarısı Cihangir'e geldi. Takdir ettiğim bir performans gösterip o gece benimle beraber ve ertesi gün ben işe gittiğimde tek başına sokaklarda Kediş'i aradı. Hikaye de aslında tam da bu noktada başladı. Ben hazretleri ağıta ara vermeden sersefil perperişan bir halde işe gittikten yaklaşık bir kaç saat sonra annem arayıp Kediş'i ya da ona çok benzer başka bir kediyi bulduğunu, eve aldığını o kedinin yani Kediş'in ya da çakma Kediş'in çok mutlu olduğunu evi hiç yadırgamadığını, yemek yiyip kakasını yaptığını şimdi de yatağında uzanmış keyifle yalandığını anlattı. Çok uzatmadan atlayıp eve gittim, ve gördüm ki evde gerçekten de etrafını zerre kadar yadırgamayan çok mutlu gözüken tekir bir kedi vardı ama Kediş değildi. Kedişimin kumunda bu yeni kedinin boklarını görünce çok fena oldum. Böğürerek ağlamaya başladım yeniden. Yine de Kediş'imin kısa bir süre sonra bulunmasıyla beraber bu çakma Kediş'ciğin kapı dışarı edilirken gözlerinde gördüğüm hüznü de hiç unutamadım. Unutmama pek izin de vermedi işin aslı. O gün bu gündür, kapının önünde yolumu kesip, hiç bıkmadan usanmadan eve girmeye çalışması, en iç parçalayıcı tonlarda miyavlayıp, verdiğim yemeğe elini bile sürmeyip tek amacının sevgi ve sıcacık bir ev olduğunu anlatması en taş kalpleri bile yumuşatacak, eskiden TRT'de Pazar sabahları yayımlanan çocuk ağlatan hayvanlı filmleri aratacak cinsten. Üstelik artık sokağın başından itibaren pusu kuruyor. Geçen gün eve doğru yürüyorum, baktım bir kaç kedi sokağın köşesinde king döndürüyolar, içlerinden biri kafasını king masasından kaldırdı, gözlerini bana dikip tanımaya çalışırcasına kıstı... Bir süre bakıp kim olduğuma kanaat getirmiş gibi yaptıktan sonra (ki gözlüğüm olmadığı için ben kendisini tanıyamıyorum bu esnada), depar atarak koşmaya başladı üstüme doğru... Sonra evin önüne yaklaştığım bir noktada köşeye kıstırıp (evet çakma Kedişmiş tabi) yine bir sevgi ve sıcak yuva talebi, yalvarışı... Her gün ayrı bir tonda, ayrı bir yerde yakalayıp yalvarıyor. Ben de ülkede McCarthy rüzgarları eserken en büyük meselimin çakma Kediş olması için çabalıyorum, herhalde belli oluyordur.
Tuesday, March 24, 2009
beyine vidyoçip
Friday, March 06, 2009
Hoşgeldin Mart Abi
Arabaya binip radyoyu açınca David Gilmore’un doğum günü olduğunu öğrendim ve iyi ki doğmuş diye düşündüm. Yolculuğum boyunca müthiş mor ve gösterişli giyinmiş 65 yaşlarında bir kadın, şemsiyesiyle taksiye vuran bir adam, paytak paytak yürüyen şişko bir zenci teyze, ve yağmura aldırmadan yürüyen şemsiyesiz ceketsiz evsiz bir adamcık dikkatimi çekti. Bir yandan da başım ağrıyordu. CHP’nin Mustafa Sarıgül’e halef olsun diye Muharrem Sarıgül adlı birini Şişli Belediye başkanı adayı olarak göstermesinin ardındaki hin ama aynı zamanda bir o kadar da geri zekalı zihniyeti düşündüm bir süre. Etraf bu Muharrem denen adamın anlamsız flamalarıyla ve Mustafa Sarıgül’ün çakma Obama posterleriyle donatılmıştı zira. Tabi Muharrem Sarıgül’ün Belediye Başkanı seçilmesi durumunda tükürdüğümü dürüm yaparak yalayıp yutmam gerekecek bunun da farkındaydım ziyadesiyle. Yolculuğumun sonuna doğru gelirken bir iki slalom yaptım arabayla. Önümdeki psikopat minibüsü geçip kırmızıya takılmamaktı hedefim ama her cengaver Türk şöförünün başına gelebileceği gibi minibüsü sağlayıp sollarken bir belediye otobüsü beni biçmeye hazır bir şekilde önüme kırdı canavarını. Hüzünle frene basıp kırmızıda durdum ve önümde kırmızıya aldırmadan devam eden hayvanın egzost dumanını seyre daldım.
Yolculuğum sona erdiğinde keyfimin hala yerinde olduğunu mırıldandığım şarkıdan anladım. Sabahlar güzel şeyler velhasıl. Hele Cuma’ysa, hele bahar gelmek üzereyse, hele hayat kısaysa, hele de bi üzülmek bi boka değmiyosa vs vs vs.
Friday, February 06, 2009
Ilık Sayıklamalar
İçindeyim diye demiyorum ama, 30’lu kadınlar gerçekten hayran olduğum bi segment. Deli, renkli, olgun, vahşi, risk alan, ve hayatı tadan, biraz hüzünlü, ama canlı. Son yıllarda bu segmentte yeni bir eğilim oluşmaya başladı, şiddetle desteklediğim ama biraz da kıskanarak anlamadığım... Bu eğilimin ismi: genç erkekler. Genç erkeklerle beraberlik, ki erkeklerin oldukları yaşın en az 10 yaş gerisinde bulunduklarını herkes bilir, 30’lu bir kadının bir ergenle beraber olması anlamına geliyor ki, işte bu kısmını çok anlayamıyorum. Evet eminim içlerinde çok olgun müthiş şahane olgunları da vardır ancak bu durum 10 arkadaşımdan beşinin genç (kendilerinden 10-15 yaş küçük) erkeklerle beraber olmasını açıklayamıyor.
Hayat sorgulamaları her yaş aralığında vardı; ergenlik, 20li yaşlar ve 30lar ziyadesiyle... 40lar ve 50leri merakla bekliyorum. Bu yazı nedense bana kendimi Çetin Altan gibi hissettirdi. Alakasız olabilecek paragraflar ama okuyucuya fısıldanan bir alaka ihtimali...
Yağmur bir acaip yağıyor bugün.
Monday, February 02, 2009
Kusturica ve Ergenekon
Emir Kusturica ve Marquez’in bir olup senaryosunu yazdığı bir rüya gördüm dün gece. Müge’nin oğlu Emre büyümüş ve sarman bir kediye dönüşmüştü. Konuşmayı da yeni öğrenmiş yavru bir kediydi. İçim inanılmaz bir sevgiyle doluydu. Yıldırım Türker bisexüel olmuş karı kıza yazıyor, evinde travestilerle sex partisi veriyordu. Bir deniz kıyısı kasabasında, denizin üstünde koccaman bir sofra kuruluyordu, derken dev bir ahtapot tutmuş tır tır bir balıkçı iskeleye yaklaşıyordu. Ahtapot başına geleceklerden habersiz, teknenin içinde alkış tutuyordu. Koccaman sofrada biz şarkılar söylerken, masamız yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Sonra herkes birinin omuzunda suyun yüzeyine çıkıyordu. Kıç açık kalması ne güzel bir açıklamadır, muhtemelen sadece vatanım toprakları dahilinde kullanılan bir tabirdir.
Bu sayfalara yazmadığım şu bi kaç ay içinde, Türkiye'nin de kıçı açıkta kalmış olmalı. Akıl ve hayalin sınırları dahiline girmesi mümkün dahi olmayan zincirleme olaylar cereyan etti ve hala kimse çimdik atmıyor... niye anlamıyorum. Neler oldu, yaşananların ağırlığı vs gibi konulara hiç girmeden, olup biteni babanemin başına gelen komik bir hadiseyle özetlemek istiyorum.
Adeta Ergenekon'cu kıvamında fanatik kemalist olan 85 yaşındaki babanem, Mustafa filmini mesela, göz yaşlarıyla ve taşkın bir hınçla protesto etti. Hayatında CHP dışında bir partiye asla oy vermemiş olan emekli öğretmen babanem İlhan Selçuk göz altına alındığında da göz yaşlarına boğulmuş ve benzer bir hınçla dolmuştu. Ergenekon soruşturmasının en hızlı günlerinden birinde telefonu çaldığında, kulaklarında %90 işitme kaybı olan babanem, telefonun ucundaki insanın şöyle dediğini iddia etmektedir. "Hanfendi sizi Ergenekon davası yüzünden arıyoruz, soyadınız Kubilay olduğu ve zamanında Ergenekon apartmanında oturmuş olduğunuz için bu davada siz de......Çat!! Bu lafları duyduğunu iddia eden babanem "yeni derin devletin" onu bulduğunu düşünerek telefonu korku içinde kapatır. Ne için bulunmuş olduğuna gelince....Bu telefondan sonra babanem, yılmaz bir Cumhuriyet okuyucusu, Kubilay soyadlı emekli bir öğretmen ve CHP yandaşı olmaktan dolayı göz altına alınacağına ciddi ciddi inanmaya başladı. Hepimiz babanemle dalga geçtik ancak ilerleyen günler babanemin dahi göz altına alınabileceğine dair bulgular vermeye devam etti. Bakalım önümüzdeki günlerde bizleri ne bekliyor. Hep beraber göreceğiz. Sevgiler 2008