İşsizdim. Palamut mevsimiydi. Farmville usulsüz çiftçilik suçundan kapatılıp açılalı 3 gün, Hülya Avşar'a "Türk milliyetçisiyim" dediği bir röportajda "Halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik ettiği" iddiasıyla soruşturma açılalı 15 günden fazla olmuştu. Yurtta alacakaranlık endeksinin tavan yaptığı günlerdi. Ani endeks dalgalanmalından kaynaklanabilecek her türlü absürd, saçma, "çüş lan bu kadar da olmaz" dedirtecek şeye karşı idmanlı ve hazırlıklıydım. İşsiz olabilirdim ama güçsüz değildim. Gücüm yerindeydi maşallah. O sabah hiç açılamaz gibi duran bi kavanozu iki hamlede açmıştım. Bir önceki gün yere düşen bir tokayı ayak parmaklarımla yerden alabilmiştim. Anlayacağınız çeviktim de. Yani hayat beni yenemeyecekti, şaşırtamayacaktı, düşürüp çelme takamayacaktı, önüme takoz koyamayacaktı.
Bu kusursuz güne gündelik işsizlik takvimimi düzenleyerek başladım. İlk iş bugün doğacak ve aramıza katılacak veletin saat kaç sularında doğmayı planladığını öğrenmekti. Bütün hamileliği boyunca rahatlığı ve sakinliğiyle hepimizi sinir etmiş gizemli anne kişisi telefonda yine sinirbozucu bi sakinlikle "yeaaaa işteeee hastaneyee gidiyoruz, bikaç saate doğaaar belkii" dedi, benim heyecanlı çığlıklarımı yine bozguna uğratarak. Telefonu sinirle kapattım. Derken telefon tekrar acı acı çalmaya başladı, "hayırdır inşallah kim telefonu böyle acı acı çaldırıyor acaba?" diyerek usulca 3Gsi bile olmayan Samsun marka telefonuma uzandım (hayır sonunda g yok). Arayan sevgili kişisiydi. İşte, nasıldım, günümü nasıl geçirecektim, ne gibi planlarım vardı, bugün doğacak çocuklar kimlerdi, Kuruvasan'la buluşacak mıydım vs gibi bir yığın lüzumsuz soruya maruz kalıyordum. Soru sağnağı devam ederken birden gözlerim yanmaya ve yaşarmaya başladı. "Aha sevgiliye içimden lüzumsuz dedim diye oldu" dedim ilk anda, sonra göz yanmaları nefes alamamalara ve öksürük nöbetlerine dönüştü umarsızca ve kekremsi. Son zamanlarda aralıksız House seyrederek yarattığım "araştırmacı teşhis uzmanı" kimliğim, kurşun zehirlenmesi olabilir mi sorusunu getirdi kafama. Bu aralar çok fazla somon sashimi de yememiştim oysa ki, yaşadığım ev evet eskiydi, ama 2. dünya savaşından kalma değildi. Ustalıkla kafamdaki kurşun zehirlenmesi şüphesini giderdikten sonra evin içinde nükleer sızıntı olabileceğini düşenerek duvar diplerini kontrol etmeye başladım. Sızıntı var gibi gözükmüyordu. "Nükleer veyahut kimyasal sızıntı nasıl anlaşılır" diye girip google'a yazasım geldi. Telefonun diğer ucundaki sevgilinin "alo alooo" çırpınışları, bir dalga gibi kulağıma çarpıp sonra umarsızca (pardon umarsızca kullanmıştım az önce) evin boşluğuna yayılıyordu. Sıkıntılıydım.
Bu ruh hali içinde, nefes alabilmek ve ciğerlerimi rahatlatmak için kendimi balkona attım ve bunun sabahtan beri yaptığım en aptalca iş olduğunu derhal anladım. Nitekim evin tepesinde dolaşan helikopter olsun, dışardan gelen "kahrolsun IMF" sesleri olsun, hepsi gözleri kör, ciğerleri nefessiz kılan bir hava sarmalı içindeydiler. Bu yıkıcı hava, ota boka biber gazı sıkmayı artık bir görev bilen necip Türk Polisi'nin değerli eseri olmalıydı. Ve evet gerçekten de öyleydi.
Güzel bir işsiz sabahta, evimde otururken biber gazı yemiş ve öksürük nöbetine girmiştim. Ülke sınırları içinde bu da olmuştu, bunu da yaşamıştım. Bunları hazmetmeye çalışırken ben, protestoların ana hedefi olan IMF toplantılarının yapıldığı mekanlarda IMF sakinleri çatır çatır Youtube'a girmekteydiler. Hangi birine nasıl gülmek lazımdı bilemiyordum.
Gün, biber gazından yoğun bir şekilde etkilenmiş (yatak döşek kıvamında), o gün için planlanan buluşmaların hiçbirine gidilememiş (robocop polisler evden bütün çıkışları abluka altına aldıkları için)ve işsizlik keyfi saçmalık ızdırabına dönüşmüş bir halde bitmeye yüz tutarken bu kez acı tatlı çalan bir telefonla beraber 9 aydır beklenen haber geldi. Gizemli anne kişisinin sancıları başlamıştı, Yaz geliyordu, yoldaydı! Aylardır kapı arkalarında fısıltıyla konuşulan, akılları kurcalayan soru nihayet cevabını bulacaktı: "Ekim'de gelen Yaz olur muydu? Evden çıkıp istikameti Amerikan Hastanesi'ne doğrulttum. Bakalım ilerleyen saatler daha ne gibi absürdlüklere gebeydi. "İşsiz hayat pek heyecanlıymış" diye düşünerek doblo taksinin içinde gecenin derinliklerine doğru kayboldum.
Bir sonraki bölümde: Yaz gerçekten geldi mi, geldiyse nası geldi? Gelince ilk neler söyledi? Stay tuned...
Friday, October 09, 2009
Saturday, August 08, 2009
Hastalık Sayıklamaları
Geçtiğimiz hafta beni iki seksen yere seren bir bronşit hastalığından muzdarip tam bir hafta hiç durmadan yattım, aslında hala da yatmaktayım. Bu tip hastalık hallerinde “ay yaşasın kitap okurum” diye seviniyorum ilk, sanki sağlıklı halimle okuyorum gibi, sonra televizyonun ve internetin o sıcak, beni olduğum gibi kabul eden kollarına bırakıyorum kendimi. Neyse ki bu hastalık sırasında yapmayı en sevdiğim başka birşeyi yapma fırsatı buldum bolcana; doya doya, kana kana
Kral TV seyrettim. Öyle güzel bişey ki bu, keşke ben de her Türk erkeği gibi askere gidebilsem ve sadece Kral TV'nin açık olduğu o kutsal ortamın havasını soluyabilsem dedirtiyor bana. Neyse Kral'da herşey bıraktığım gibiydi. Bu beni sevindirdi. VJ Bülent filan da yerli yerinde, Top Ten'in ilk basamaklarını hep tanıdık yüzler işgal etmiş. Sertab olsun, Sibel Can olsun, Kenan olsun hepsi sağolsunlar kırmamışlar bu yaz albüm yapmışlar ve her biri yememiş içmemiş listelerde üst sıralara yükselmiş. Gerçi Kral TV, kiçlikte (aka kitschlikte) Flash TV'nin ister istemez gerisinde kalmış ama, olsun o bir klasik. Neyse hipnotize olmuş bi halde, Kral'a bakarken, karşıma ilk olarak Gülben Ergen'in yeni bi klibi çıktı. "Aşkııım, adımızı göklere yazdırdım, arasına aşkımızı kondurdum" filan diye sonsuza kadar giden bir nakaratı var, arada da kibrit çak mak bişeyler diyo. Öncelikle birilerinin Gülben Ergen'e acil diksiyon dersi aldırması lazım. "Adımızı göklere yazdırdıııım nay nay nom" diye bağırınırken neden o mükemmel, pürüzsüz ve etli dilini sürekli gözümüze sokuyor. Bunu görmek zorunda olduğumuzu sanmıyorum. Yunanca veyahut İspanyolca söylese şarkılarını anlayacam ama böyle bol dil çıkartılan bi lisanda şarkı söyleyip üstüne Türkçe dublaj yapıyor gibi bi olayın yoksa şayet, bu kadar dile gerek yok, sonra neden benim klibim ucuz pornoya benziyor diye üzülürsün. Sonacıma şarkı esnasında "Bir kibrit çaksana çak çak çaksana çak çak çak çak" diye defalarca ve anlamsızcana tekrarların yapıldığı bi bölüm var, bu bölümde Gülben manasız bir çakmak çakma hareketiyle şarkıya eşlik ettiğini sanıyor. Yahu çakılan kiprit değil miydi, illa şarkıyı vücuda getirmek mi lazım? Lazımsa da neden kibrit çaktım derken çakmak hareketi yapıyorsun? Teallaam derken neyse ki Gülben'den Küçük İbo'ya geçiyor ekran. Mantar kılıklı İbo büyümüş, yağız bir delikanlı olmuş. İbo'yu çok fazla inceleyemiyorum, ekran görüntüsü malesef sadece son albümünün reklamı çıkıyor ve 20 saniye içinde ekrandan kaybolan İbo Jr. yerine sesinden Kibariye olduğunu anladığım sanatçı geliyor. Allalla bu Kibariye de değişmiş yahu filan deyip kafamı kaldırdığımda karşımda Ebru Gündeş'i görüyorum. Ebru Gündeş bu klibinde alenen Kibariye'yi taklit etmiş. O "hodey hodey hanım ağa, o satarım anasını ulan bu alemin, dinle lan şarkıyı dümbük" diye bağırınan bas bariton sesi, böyle buğulu bir varoş sesine dönmüş. Şarkı başladığında yeminlen Kibariye söylüyor sandım. Meraklılarına bahsi geçen şarkının adı "kızıl mavi"ymiş. Bu yeni triple yeni albümü etrafı kırıp geçer na buraya yazıyorum.
Gündeş'ten sonra Davut Güloğlu'nun "kopalım mı" adlı müthiş şarkısı başlıyor, yarabbim işte sentez budur!.. Bu satırları okuyanlar ironi filan yaptığımı sanmasınlar lutfen. Şarkıyı dinlerken Güloğlu'nun Ayder ve Bronx soundlarını harmanlayıp nefis bir kolaj yarattığını farkediyorum. Kıvrak hareketleri içimi hoplatıyor. Herif kesinlikle seksi, işini de iyi yapmış. Bi helal olsun çakıyorum içimden.
Şu Özgün'e bir türlü ısınamadım, adı bilmemne kadın olan şarkıya çektiği klipte Mirkelam taklidi olmaktan öteye geçememiş, artık gına getiren kirli top sakal hadisesini sadece kafası kazılı hiphopçularda görmeyi seviyorum. Onun dışında genelde seyrelmiş halde seyreden Türk erkeği saçının altında bulaşmış bok gibi duruyor.
Müslüm'ün kaliteli pop şarkılarını yeniden yorumlaması hadisesine ise bayılıyorum. Bu kadar mı yakışır popidik popidik şarkılar elin arabeskçisine. Müslüm, Kenan Doğulu'nun "Tutamıyorum Zamanı" adlı eserini icra ediyor, "Bu serseri kalbim" derken, o ağzından akan serserinin r si olmak istiyorum, ayva tüylerim diken diken oluyor.
Son olarak karşıma beni dumur eden bir klip çıkıyor. Kenan Doğulu'nun bi şarkısı bu. Bu kadar beylik bi şarkı uzun süredir dinlememiştim. İsyan ediyorum hayata, dön gel, alışamam yokluğuna, gibi basma kalıp lafları ( hatta sanırım bu sadece bu üç kalıbı) tekrar eden bir şarkı. Bu şarkı gayet anlamsız, konusunun ne bok olduğu bile anlaşılamayan bir anime üstüne dakikalarca devam ediyo. Nedense oldukça erkeksi bir K.D. avatarı, havalı bir evden çıkıp bir kaç dakika sonra, 5. element hesabı havada giden arabalardan gelecekte bi zamanda varolduğunu anladığımız bir sokakta boş boş yürümeye başlıyor. Yürüyor yürüyor duruyor ve bitiyor. İçimdeki Kral sevgisi bile bir adet daha video klip izlememe izin vermiyor. Umarsızca Flash TV'ye zaplıyorum. Belki bi yelekli köçek möçek bi bişey karşıma çıkar, rahatlarım.
Kral TV seyrettim. Öyle güzel bişey ki bu, keşke ben de her Türk erkeği gibi askere gidebilsem ve sadece Kral TV'nin açık olduğu o kutsal ortamın havasını soluyabilsem dedirtiyor bana. Neyse Kral'da herşey bıraktığım gibiydi. Bu beni sevindirdi. VJ Bülent filan da yerli yerinde, Top Ten'in ilk basamaklarını hep tanıdık yüzler işgal etmiş. Sertab olsun, Sibel Can olsun, Kenan olsun hepsi sağolsunlar kırmamışlar bu yaz albüm yapmışlar ve her biri yememiş içmemiş listelerde üst sıralara yükselmiş. Gerçi Kral TV, kiçlikte (aka kitschlikte) Flash TV'nin ister istemez gerisinde kalmış ama, olsun o bir klasik. Neyse hipnotize olmuş bi halde, Kral'a bakarken, karşıma ilk olarak Gülben Ergen'in yeni bi klibi çıktı. "Aşkııım, adımızı göklere yazdırdım, arasına aşkımızı kondurdum" filan diye sonsuza kadar giden bir nakaratı var, arada da kibrit çak mak bişeyler diyo. Öncelikle birilerinin Gülben Ergen'e acil diksiyon dersi aldırması lazım. "Adımızı göklere yazdırdıııım nay nay nom" diye bağırınırken neden o mükemmel, pürüzsüz ve etli dilini sürekli gözümüze sokuyor. Bunu görmek zorunda olduğumuzu sanmıyorum. Yunanca veyahut İspanyolca söylese şarkılarını anlayacam ama böyle bol dil çıkartılan bi lisanda şarkı söyleyip üstüne Türkçe dublaj yapıyor gibi bi olayın yoksa şayet, bu kadar dile gerek yok, sonra neden benim klibim ucuz pornoya benziyor diye üzülürsün. Sonacıma şarkı esnasında "Bir kibrit çaksana çak çak çaksana çak çak çak çak" diye defalarca ve anlamsızcana tekrarların yapıldığı bi bölüm var, bu bölümde Gülben manasız bir çakmak çakma hareketiyle şarkıya eşlik ettiğini sanıyor. Yahu çakılan kiprit değil miydi, illa şarkıyı vücuda getirmek mi lazım? Lazımsa da neden kibrit çaktım derken çakmak hareketi yapıyorsun? Teallaam derken neyse ki Gülben'den Küçük İbo'ya geçiyor ekran. Mantar kılıklı İbo büyümüş, yağız bir delikanlı olmuş. İbo'yu çok fazla inceleyemiyorum, ekran görüntüsü malesef sadece son albümünün reklamı çıkıyor ve 20 saniye içinde ekrandan kaybolan İbo Jr. yerine sesinden Kibariye olduğunu anladığım sanatçı geliyor. Allalla bu Kibariye de değişmiş yahu filan deyip kafamı kaldırdığımda karşımda Ebru Gündeş'i görüyorum. Ebru Gündeş bu klibinde alenen Kibariye'yi taklit etmiş. O "hodey hodey hanım ağa, o satarım anasını ulan bu alemin, dinle lan şarkıyı dümbük" diye bağırınan bas bariton sesi, böyle buğulu bir varoş sesine dönmüş. Şarkı başladığında yeminlen Kibariye söylüyor sandım. Meraklılarına bahsi geçen şarkının adı "kızıl mavi"ymiş. Bu yeni triple yeni albümü etrafı kırıp geçer na buraya yazıyorum.Gündeş'ten sonra Davut Güloğlu'nun "kopalım mı" adlı müthiş şarkısı başlıyor, yarabbim işte sentez budur!.. Bu satırları okuyanlar ironi filan yaptığımı sanmasınlar lutfen. Şarkıyı dinlerken Güloğlu'nun Ayder ve Bronx soundlarını harmanlayıp nefis bir kolaj yarattığını farkediyorum. Kıvrak hareketleri içimi hoplatıyor. Herif kesinlikle seksi, işini de iyi yapmış. Bi helal olsun çakıyorum içimden.
Şu Özgün'e bir türlü ısınamadım, adı bilmemne kadın olan şarkıya çektiği klipte Mirkelam taklidi olmaktan öteye geçememiş, artık gına getiren kirli top sakal hadisesini sadece kafası kazılı hiphopçularda görmeyi seviyorum. Onun dışında genelde seyrelmiş halde seyreden Türk erkeği saçının altında bulaşmış bok gibi duruyor.
Müslüm'ün kaliteli pop şarkılarını yeniden yorumlaması hadisesine ise bayılıyorum. Bu kadar mı yakışır popidik popidik şarkılar elin arabeskçisine. Müslüm, Kenan Doğulu'nun "Tutamıyorum Zamanı" adlı eserini icra ediyor, "Bu serseri kalbim" derken, o ağzından akan serserinin r si olmak istiyorum, ayva tüylerim diken diken oluyor.
Son olarak karşıma beni dumur eden bir klip çıkıyor. Kenan Doğulu'nun bi şarkısı bu. Bu kadar beylik bi şarkı uzun süredir dinlememiştim. İsyan ediyorum hayata, dön gel, alışamam yokluğuna, gibi basma kalıp lafları ( hatta sanırım bu sadece bu üç kalıbı) tekrar eden bir şarkı. Bu şarkı gayet anlamsız, konusunun ne bok olduğu bile anlaşılamayan bir anime üstüne dakikalarca devam ediyo. Nedense oldukça erkeksi bir K.D. avatarı, havalı bir evden çıkıp bir kaç dakika sonra, 5. element hesabı havada giden arabalardan gelecekte bi zamanda varolduğunu anladığımız bir sokakta boş boş yürümeye başlıyor. Yürüyor yürüyor duruyor ve bitiyor. İçimdeki Kral sevgisi bile bir adet daha video klip izlememe izin vermiyor. Umarsızca Flash TV'ye zaplıyorum. Belki bi yelekli köçek möçek bi bişey karşıma çıkar, rahatlarım.
Saturday, July 25, 2009
Blog Böreği
Karar verdim madem romancı olamıyorum ben de çok sıkı bi blogcu olucam. Hep yazıcam hep güncelliycem. Bu amaçla, casusluk yapmak ve blog dünyasında neler olup bittiğini anlamak için başka blogları takip etmeye bile başladım. Anladım ki bir blogcu olarak en az 100 tane takipçin yoksa bu alemde bi hiçsin o yüzden, ben de takipçi edinebilmek maksadıynan bi tarif oluşturmaya çalışıyorum kendi kendime. Şimdiye kadar tarifin içine koyduğum malzemeler şu şekil: Baz olarak bol miktarda dobralık ve harbicilik (bulursanız benim aklıma gelmeyen, r harfi içeren benzer başka tabirleri de kullanablirsiniz), bi kiprit kutusu günlük trendler, göz kararı komikçilik ve şakacılık ama çaktırmadan, her 3 ölçek ciddiyet için inceltici olarak muhakkak bi ölçek hafiflik, hafiflik yoksa kendinle dalga geçme de olur. Bu malzemeler kısık ateşte yavaş yavaş karıştırılarak kaynatılır ancak son taşımda muhakkak biraz su eklemek gerek çünkü karıştırılarak yapışık ağda kıvamına gelen yazı biraz sulandırılmazsa çok ağdalı olma tehlikesi taşıyacaktır. Bu karışım soğuduktan sonra istenirse ekstra lezzet için üzerine bir miktar ilişkiler hatta temin edilebilirse karşı cinsle ilişkiler serpilerek servis yapılabilir. Bu tariften yola çıkarak gerçekleştireceğim ilk denemem pek yakında...
Friday, July 24, 2009
Internet Tekkesi
Bu aralar oldukça boş olan günlerimi fazlasıyla internette dolanarak geçiriyorum. Durum böyle olunca her türlü blogdu, sosyal ağdı, zırttı pırttı okunuyor haliyle. Esasında yaptığım şey tam olarak okumak değil de, devlet hastanesinde ya da vergi dairesinde sıranın gelmesini beklerken kazara yan koltukta bulduğun bir gazete ekine bakmak gibi birşey. Bilinçsiz bir yarı okuma, yarı bakarak uyuşma hali. Arada faydalı şeyler de okumaya çalışıyorum ama bu internette zaman öldürme bulutu öyle birşey ki, seni içine aldıkça uyuşma ve tembelleşşme buharının içinde kayboluyorsun. Kendini Çin mahallesinin ara sokaklarında bir afyon tekkesinin içine tıkılmış ve dışarı çıkacak gücü tamamen kaybetmiş gibi hissediyorsun (afyon tekkelerinde çok zamanım geçti ordan biliyorum). Düşünmek veya stimüle olmak zul geliyor. Kelimelerin azalıyor, konuşmak ve yazmak için kullanacak kelime bile bulamamaya başlıyorsun. Bu aralar Öcalan mapusta Derrida okuyor diyerek, kendimi zorlayarak (yine) internet üzerinden Derrida okumaya çalıştım, öyle bir geri tepti ki, 3 saatimi boş gözlerle Facebook'a bakarak geçirmek zorunda kaldım, ancak öyle toparlayabildim kendimi. Bir daha da alıştırma yapmadan (mesela ciddi bir gazetede ciddi bir makaleyi tam olarak okumak gibi) bu gibi okumalara girmemeye karar verdim.
Tuesday, July 14, 2009
Tuhafiye II
Tuhafiye dizimizin bugün ki bölümünde yerel tuhaflıklardan bahsedeceğiz. Bu tuhaflıklar her gün karşımıza çıkan, artık kanıksadığımız ancak yoldan geçen bir turisti kenara çekip seyrettirdiğimiz zaman göz bebeklerini yuvalarından fırlattıracak cinste olanlar.
Bu bölüme dükkanının önünü süpüren insanla başlamak istiyorum. Dükkanının önünü süpüren insanın tuhaflığı süpürürken faraş kullanmamasındadır. Dükkanının önünü süpüren insanın beyni, küçükken büyük bir talihsizlik eseri, "herkes dükkanının önünü süpürürse sokaklar temiz olur" önermesiyle yıkanmıştır. Bu yüzden dükkanının önündeki pislikleri sokağın ortasına doğru, hatta yürüyenlerin üstüne üstüne gelecek şekilde süpürürken gamsız ve tasasızdır. Bu kişi büyük ihtimalle daha sonra daha da anlamsız başka bir harekete imzasını atacak ve dükkanının önünü , eline aldığı bir kaç avuç suyu gelişigüzel serpmek suretiyle, yerler çamur bulamacı olana dek bu işlemi tekrarlayarak, ıslatacaktır. Çünkü dükkanının önünü süpürme ve dükkanının önünü ıslatma başabaş giden iki tuhaf harekettir. Doğasında gelişigüzellik olan serpme/ıslatma işlemi, daha önceden sokağın ortasına doğru süpürülmüş olan tozun/kirin/çöpün de mutlak suretle ıslanmasına ve ortalığın daha da iğrençleşmesine yol açacaktır. İstiklal caddesinin ara sokaklarında yürürken son iki aydır hiç yağmur yağmamış olmasına rağmen çamur içinde kalan ayakkabıların ardında yatan esas neden işte bu tuhaf eylemleri tatbik eden tuhaf ama gerçek kişilerdir.
Yine beni benden alan yerel tuhaflıklardan biri de ülkem insanının her fırsatta "sistem" demek istemesidir. Sınıfsal bir ayrım gütmeyen sistem deme güdüsü çok ilginç enstantanelerde ortaya çıkabiliyor. İşte yerel tuhaflıklar listesine üst sıralardan girmeyi hakkeden bir örnek... Dün akşam "Yemekteyiz" programında yine herkes birbirine bok atarken, içlerinden biri o akşam köfte pişireceğini duyduğu kişiye hitaben şu sözleri sarfetti: " Ne köftesi yiyeceğimizi bilemiyorum, Türkiye'nin değişik yörelerinde farklı köfte sistemleri var"
Ülkemizde ev ziyaretleri de değişik tuhaflıklar içeren, bu sebeple yoğun gözlem ve analizi hakkeden süreçlerdir. Geleneksel ev ziyaretleri zaten fazlasıyla tuhaflık içermektedir ama Anadolu'da tezahür edenler ayrı bir tat ve dokudur... Örneğin herşeyin bir sırası vardır. Evine gelen misafire zort diye çay ve un kurabiyesi ikram edersen mesela bu çok büyük bi ayıptır. Öncelikle soğuk bir şey ikram edilir. Soğuk içecek kategorisinde ikram edilen, genellikle kola ya da çocuğa bakkaldan o anda aldırıldığı için sidik kıvamında olan meyveli gazoz olur. Bu faslı kahve takip eder. Misafir soğuk meşrubattan son yudumunu alırken kahvesini nasıl istediği sorulur lakin bir sonraki fasıla, yani "çay"a geçebilmek için kahveden itibaren makul bir süre geçmesi gerekmektedir. Ancak o makul süre geçtikten sonra çay ve çaya eşlik eden yiyecekler misafirin önüne sürülebilecektir. Makul süre geçmeden ortaya çıkarılan çay, misafire "defol git" demekle eşdeğerdir. İşte bu yüzden yeteri kadar zaman geçmeden çay ikramına maruz kalan misafir tuhaftır ki darılıp gücenme hakkına sahiptir. Çay faslı da bittikten sonra "allaaşkına yemeğe kal" süreci başlayacaktır ama o apayrı bir yazının konusu olarak şimdilik rafa kalksın.
Bütün bu nano zamanlamaların hükmettiği çay, kahve, meşrubat servisleri arasında gerçekleşen ve Anadolu'yu büyük şehirlerden bir sıfır öne çıkaran başka bir tuhaflık daha vardır ki, yerel tuhaflıkların kanımca en sevimli ve komiklerindendir. İstanbul'un dışına çıkar çıkmaz, ve hatta kentlileşmeden nasibini almamış bazı İstanbul semtlerinde, misafirler ve ev sahibi arasında adeta bir atışma gibi tezahür eden bir "nassınız" lar savaşı yaşanır. Salonda bulunan her misafirin ev sahibi mevkisindeki her kişiyle kombinasyonu kadar nassınız sorusu sorulur. Karşılıklıklı bire-bir kombinasyonlardan oluşan "nassınız"ları, "daha daha nassınız", "anan nassı", "baban nassı", halangiller nassı", enişten nassı, "eniştenin kaynı nassı", "dünürlerin nassı" diye sonsuza kadar uzanan bir dizi başka hal hatır sormalar silsilesi takip eder ve belki de 4-5 saat süren bir ev oturması herkesin nasıl olduğundan başka birşeyin konuşulmadığı, nasıl olunduğuna dair sorulan sorulara verilen cevapların pek de dinlenilmediği, bol bol sıvı alınan ve uzun uzun servis yapılan bir tuhaflıklar dizisi olarak yerel tuhaflıklarımız arasında yerini sağlamlaştırır.
Tuhaflıklar dizisi ister istemez devam edecek...
Bu bölüme dükkanının önünü süpüren insanla başlamak istiyorum. Dükkanının önünü süpüren insanın tuhaflığı süpürürken faraş kullanmamasındadır. Dükkanının önünü süpüren insanın beyni, küçükken büyük bir talihsizlik eseri, "herkes dükkanının önünü süpürürse sokaklar temiz olur" önermesiyle yıkanmıştır. Bu yüzden dükkanının önündeki pislikleri sokağın ortasına doğru, hatta yürüyenlerin üstüne üstüne gelecek şekilde süpürürken gamsız ve tasasızdır. Bu kişi büyük ihtimalle daha sonra daha da anlamsız başka bir harekete imzasını atacak ve dükkanının önünü , eline aldığı bir kaç avuç suyu gelişigüzel serpmek suretiyle, yerler çamur bulamacı olana dek bu işlemi tekrarlayarak, ıslatacaktır. Çünkü dükkanının önünü süpürme ve dükkanının önünü ıslatma başabaş giden iki tuhaf harekettir. Doğasında gelişigüzellik olan serpme/ıslatma işlemi, daha önceden sokağın ortasına doğru süpürülmüş olan tozun/kirin/çöpün de mutlak suretle ıslanmasına ve ortalığın daha da iğrençleşmesine yol açacaktır. İstiklal caddesinin ara sokaklarında yürürken son iki aydır hiç yağmur yağmamış olmasına rağmen çamur içinde kalan ayakkabıların ardında yatan esas neden işte bu tuhaf eylemleri tatbik eden tuhaf ama gerçek kişilerdir.
Yine beni benden alan yerel tuhaflıklardan biri de ülkem insanının her fırsatta "sistem" demek istemesidir. Sınıfsal bir ayrım gütmeyen sistem deme güdüsü çok ilginç enstantanelerde ortaya çıkabiliyor. İşte yerel tuhaflıklar listesine üst sıralardan girmeyi hakkeden bir örnek... Dün akşam "Yemekteyiz" programında yine herkes birbirine bok atarken, içlerinden biri o akşam köfte pişireceğini duyduğu kişiye hitaben şu sözleri sarfetti: " Ne köftesi yiyeceğimizi bilemiyorum, Türkiye'nin değişik yörelerinde farklı köfte sistemleri var"
Ülkemizde ev ziyaretleri de değişik tuhaflıklar içeren, bu sebeple yoğun gözlem ve analizi hakkeden süreçlerdir. Geleneksel ev ziyaretleri zaten fazlasıyla tuhaflık içermektedir ama Anadolu'da tezahür edenler ayrı bir tat ve dokudur... Örneğin herşeyin bir sırası vardır. Evine gelen misafire zort diye çay ve un kurabiyesi ikram edersen mesela bu çok büyük bi ayıptır. Öncelikle soğuk bir şey ikram edilir. Soğuk içecek kategorisinde ikram edilen, genellikle kola ya da çocuğa bakkaldan o anda aldırıldığı için sidik kıvamında olan meyveli gazoz olur. Bu faslı kahve takip eder. Misafir soğuk meşrubattan son yudumunu alırken kahvesini nasıl istediği sorulur lakin bir sonraki fasıla, yani "çay"a geçebilmek için kahveden itibaren makul bir süre geçmesi gerekmektedir. Ancak o makul süre geçtikten sonra çay ve çaya eşlik eden yiyecekler misafirin önüne sürülebilecektir. Makul süre geçmeden ortaya çıkarılan çay, misafire "defol git" demekle eşdeğerdir. İşte bu yüzden yeteri kadar zaman geçmeden çay ikramına maruz kalan misafir tuhaftır ki darılıp gücenme hakkına sahiptir. Çay faslı da bittikten sonra "allaaşkına yemeğe kal" süreci başlayacaktır ama o apayrı bir yazının konusu olarak şimdilik rafa kalksın.
Bütün bu nano zamanlamaların hükmettiği çay, kahve, meşrubat servisleri arasında gerçekleşen ve Anadolu'yu büyük şehirlerden bir sıfır öne çıkaran başka bir tuhaflık daha vardır ki, yerel tuhaflıkların kanımca en sevimli ve komiklerindendir. İstanbul'un dışına çıkar çıkmaz, ve hatta kentlileşmeden nasibini almamış bazı İstanbul semtlerinde, misafirler ve ev sahibi arasında adeta bir atışma gibi tezahür eden bir "nassınız" lar savaşı yaşanır. Salonda bulunan her misafirin ev sahibi mevkisindeki her kişiyle kombinasyonu kadar nassınız sorusu sorulur. Karşılıklıklı bire-bir kombinasyonlardan oluşan "nassınız"ları, "daha daha nassınız", "anan nassı", "baban nassı", halangiller nassı", enişten nassı, "eniştenin kaynı nassı", "dünürlerin nassı" diye sonsuza kadar uzanan bir dizi başka hal hatır sormalar silsilesi takip eder ve belki de 4-5 saat süren bir ev oturması herkesin nasıl olduğundan başka birşeyin konuşulmadığı, nasıl olunduğuna dair sorulan sorulara verilen cevapların pek de dinlenilmediği, bol bol sıvı alınan ve uzun uzun servis yapılan bir tuhaflıklar dizisi olarak yerel tuhaflıklarımız arasında yerini sağlamlaştırır.
Tuhaflıklar dizisi ister istemez devam edecek...
Subscribe to:
Posts (Atom)