Saturday, August 06, 2011

Siz Ruhi Bey Nasılsınız?

Sizi anlamayı sizi sevmenin bir parçası yaptım. Sizi severek acınızı içime kattım. Sizi severek kendimden uzaklaştım. Şimdi size söyleyemediklerim var, söylemekle sayıklamak arasında bir yerlerde bekleşiyorlar. Sizi anlarken arttırdım, arttırırken azaldım. Azaldıkça sizi anlamaktan uzaklaştım. Konuşurken gözlerinize bakamadım. Oysa gözleriniz olmadan yapamam bilirsiniz. Ruhi Bey, beni de sever misiniz?

Sunday, June 19, 2011

Babalar ve Kızları


1 ile 5 yaş arasındaki neredeyse tüm anılarım babama dair... Tüm çocuk kahkahalarımın, tüm hayranlıklarımın, tüm oyunlarımın içinde babam var. Neden bu anıların çoğunluğunda babamın olduğu bu yazının konusu değil, ancak babamın benim için ne anlama geldiği tam da bu yazının konusu...

Babama dair ilk duygum/düşüncem onun kudretli, harikulade bir büyücü olduğu... İnsan üstü güçleri olan bu baba her gece yatağımın baş ucuna gelip, havadan uçup gelerek ustalıkla ağzıma giren küçük bir parça çikolatanın ardındaki esrarengiz güçtü. Her gece usanmadan sorardım, "yaaa babacım, sen mi atıyorsun çikolatayı", o da "ben değil büyücü atıyor" diye cevap verince hiç sorgulamadan inanırdım. Biraz büyüyüp 4-5 yaşına geldiğimde, sıkı bir saklambaç oyununa sardırmıştık beraber. Saatler süren ve babamın asla oynamaktan sıkılmadığı oyunda, babam saklanınca, bir türlü onu bulamayıp nerede saklandığını sorduğumda beni çekmeceye saklandığına inandırmıştı. Sıra bana geldiğinde kendimi çekmeceye sokmaya çalışırken bulurdum. Giremediğimde ise kendi kendime cevabım hazırdı... Babam büyücüydü, tabi ki herşeyi yapabilirdi, benim yapamamam normaldi...

Daha da büyüyüp okula başladığımda babama mevsimleri sormaya başlamıştım. O zamanlar Accuweather filan da yoktu hayatımızda. Yarın kar yağıp, okul tatil olacak mı? 23 Nisan töreninde yağmur yağacak mı? Verdiği yanıtları bir saniye bile sorgulamamıştım. Yavaş yavaş büyücüden Tanrı'ya giden bir yola girmişti babam benim için.

İlk ergenlik yıllarımda babamın insan olduğunu farketmemle beraber korkunç bir kızgınlık bürüdü içimi. Artık ders çalışmak yerine TV seyretmeme kızan, yemek istemediğim kerevizi zorla yediren bir baba figürü vardı hayatımda. Bana ısrarla "insanlara hayır demeyi öğren" diyordu. Üstelik kar yağacak dediği günlerde kar yağmıyordu (evet o yaşta da hala sormaya devam ediyordum). "Babamın aslında ne kadar haklı olduğunu sonraları anladım" filan demeye çalışmıyorum, sadece babasına bu kadar hayran bir kız çocuk olarak bu kızgınlık evresine girebilmiş olmaya şaşıyorum. Benimle olan ilişkisinde yaptığı her şeye o kadar çok kızıyordum ki, işin tuhafı onun da bu yeni durumu sindiremediğini, bocalayıp üzüldüğünü de görüp, daha da çok sinirleniyordum. İnsandı işte, kudretsiz bir insan! Ergenle, hele benim gibi fazlasıyla baş belası bir ergenle başetmek gerçekten insan üstü bir güç gerektiriyordu kesinlikle.

Liseye geldiğimde ise çok yakın bir dostum, bazen kızıp kavga ettiğim ama ne olursa olsun bana korkunç inanan, her şeyiyle bana güvenen, destek olan, hep bana taraf olan bir babam vardı. 16 yaşında "arkadaşlarımla tatile gidiyorum" dediğimde, yine tarafını benim yanımda tutmuştu. O ve ben, gitmemem gerektiğini düşünen bütün diğer aile fertlerine karşıydık...Bu taraflık hali çok uzun yıllar devam etti. Genel geçer normların dışında kalan tüm eylemlerimde tek desteğim, bana tek güvenen insan hep babam, hep babam oldu.


18-19 yaşlarında ilk erkek arkadaş darbesini yediğimde, ağlamaktan sırılsıklam olmuş yatağımın
başucuna gelmişti yine... Bu kez büyücü olarak değil, sonsuz özel bir baba olarak... "Seni hep sevecek, hep yanında olacak bir erkek var" hayatında deyip göz yaşlarımı dindirmişti.

Babam kişiliğiyle, iddiasıyla, babalığıyla hep farklı, hep aykırı bir adam oldu. Bense büyüyüp çocuk renkliliğimi yitirdikçe onu sorgular oldum. Neden aykırı, neden bunu yapıyor, niye hayatı zorlaştırıyor? Biliyorum ki, tüm bu sorgulamalarım yüzünden onulmaz pişmanlıklar yaşayacağım bir gün...İşte bununla hiç başedemiyorum.

Zamanla, ölümle, insanların zamana karşı kaybettikleri yarışla ilgili meselelerim olduğu ortada, Bu meselelerin en büyüğü ise babamın bu yarışçılardan biri olması karşısında duyduğum kızgınlık. Ergen yıllarımdaki kızgınlığa benzer, babamın yaşlanıp bütün ona atfettiğim tanrısal özelliklerinin her birini yavaş yavaş yitirdiğini, ya da aslında hiç sahip olmadığını görmek içimde korkunç bir isyana yol açıyor. Gizli gizli sigara tüttürmesi, duygularıyla başa çıkamayıp aşırı tepkiler vermesi, duygularını dillendirememesi, konuşmadan iletişim kurmaya çalışmasına çok kızıp, sonra aynı zayıflıkların hepsine sahip olduğumu, babamın da en az benim kadar insan olduğunu görmek tuhaf duygular uyandırıyor.

İşte tüm bu tuhaf duyguların içinde en büyük aymazlığım babamın ne kadar özel, ne kadar muhteşem bir insan olduğunu hatırlamadığım anlardadır, babamın insan olmasını hala hazmedeyip ona ergen tepkileri verdiğim günlerdedir, ona bir türlü her şeyimle kendisini ne kadar sevdiğimi söyleyemeyişimdedir. Bu yazıyı yazıp, ona okutacak yetişkinliğe bile sahip olmayışımdadır.

Bu babaların suçu mudur, evlatların mı hala çözebilmiş değilim ancak babayla olan ilişkide bir türlü büyüyemek, içinde yanan tutuşan ergen çatışmalarla hala babaya kızmak sanırım bana özel bir durum değil. Neyse ki bütün bu çatışmaların hiçe indirgendiği bir hal de var, o da koşulsuz, mutlak, enginler kadar büyük sevgiyle babayı sevme hali...

Belgrad Ormanı, 1979

Babama baktığımda ölümsüzlüğü öyle çok istiyorum ki, çok istersem evrenin bana yardım edeceğini düşünmek, babamla beni hiç ölmediğimiz bir uzay boşluğunda sonsuza kadar salınarak tutmasını istiyorum. Ben, Belgrad ormanın'daki o bankın üzerindeki kadar küçük; O, bankın yanına oturmuş göle bakar hali kadar genç, elele tutuşmuş, zamanın içinde huzurla donalım istiyorum.

Tüm babalara sevgiyle...

Saturday, March 26, 2011

Kainat Yaprak Gibi Kat Kat

Çook uzun zamandır yazılmaya blogu tekrar canlandırma zamanı... En son Ağustos sonunda yazmışım. Bu böyle; artık çok da sorgulamamak lazım. Yaz bayar, içimi sıkar, kış gelir, depresyona sokar, bahar gelir ve benim kısa ömrüm başlar. Tekrar iyi, tatlı, sevgi dolu biri oluveririm. Taa ki yazın sonları yeniden yaklaşıp, kısır döngüm başlayana kadar. O yüzden Ağustos sonunda susup, Mart sonunda konuşmaya başlamam sadece normaldir.

Ağustos'dan bu yana, aradan geçen zaman çok devrimci gözükmese de geri dönüp baktığımda yine ölümler, yine doğumlar, kahkahalar, hüzünler, çabalar, çabalamalar, sosyallikler, yalnızlıklar, kararlar, hırslar, bezginlikler son 6 aya dizilmiş durumda. Kısaca hayat...

Son 6 ayda olan olup biten önemli ya da dönüştürücü hadiseleri buraya yazma niyetim yok. Yazmaya çalışsam da altından kalkamam, kendime sinirlenirim, kayıt tutma derdiyle sayfalara sığmam, o yüzden gerek yok diyelim ve bu aralar (bu da son 6 ayın eseri) kitap klübümüzde okuduğumuz bir kitapla devam edelim.

Evet bu sefer ki kitabımız Ahmet Hamdi Tanpınar'dan "Saatleri Ayarlama Enstitüsü". Hala buluşup kitap üzerinde konuşamadık o ayrı (siz bu satırları okurken kahvelerimizi ve konyaklarımızı yudumlarken-kitap klüplerinde sadece kahve ve konyak içilebiliyor-bu tuhaf kitap hakkında konuşuyor olacağız büyük ihtimalle) ama yine 3-5 satır bir şeyler karalamak istedi canım. Hem bana da idman olur.

Bu, yıllardır övgüsünü duyduğum, baş yapıt olarak değerlendirilen, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" adındaki kitap, son zamanlarda okuduğum en tuhaf şeydi. Bu tuhaflığın bir Boris Vian, ya da Kurt Vonnegut tuhaflığına denk olmadığını ya da bizarre akımıyla da pek alakası olmadığını söylemeliyim. Tuhaf bir kurgusu olan, giriş ve gelişmesinin birbirine girdiği onlarca sayfanın sonunda bir anda sonuçlanan, yazarın alay mı ettiğini yoksa tam tersine hiç bir şeyle alay etmeyip her şeyi çok mu ciddiye aldığını bir türlü anlayamadığın bir kitap.

SAE bir yandan yazıldığı zaman için uygun kaçsa da zamanımızın ruhuyla okunduğunda basmakalıp betimlemelerden ibaret modernleşme eleştirisiyle iç sıkan, grotesk türk filmlerinde yer alan içki içip hunharca danseden zengin ama zalim sosyete basmakalıbı kadar bayık anlatımları içeren, ancak bir yandan da Türkçe'nin yazılmış belki de en güzel cümlelerine ev sahipliği yapan, nereye oturtacağını bir türlü kestiremediğin bir kitap.

Kitap belki de kafa karışıklığının tarihte tezahür etmiş en güzel hali. Yazarın bir türlü karar veremediği, ne demek istediğinin anlaşılmadığı öyle çok mesele var ki...

Kitabın baş kahramanı Hayri İrdal, ezik, silik ve çekicilikten uzak bir karakter mi yoksa bütün sahteliklerin ortasında duran sahici ve samimi, dürüst bir insan mı?

Kitabın şatafatlı bir diğer karakteri Halit Ayarcı şarlatanın önde gideni mi yoksa insan tabiatının en derin detaylarını sökmüş, işini bilen, kendine güvenli bir lider mi?

Hayat acılarına rağmen olduğu gibi mi yaşanmalı yoksa yaşandığı gibi mi olmalı (Böğk)

Ve bu kitap aslında fazla uzun bir öykü mü yoksa hakkını veren bir roman mı? İşte belki de yazarın bile bilemediği bu soruların cevaplarını az sonra tartışmaya gidiyorum. Giderken de ıslık çalıyorum.

Saturday, August 21, 2010

Aile Boyu Tatil-III

Geçtiğimiz günlerde aile boyu tatil yapmaya devam ettik. Ailenin 4 ferdi de kadın olunca günlerin çok da pürüzsüz geçmediğini kabul etmek lazım. Hem bizim ailenin beklenti skalasının biraz yüksekte olmasından hem de ortamdaki östrojen fazlalalığından kaynaklanan bir müşkülpesentlik bulutu içinde günler geçiyor. Plajda en iyi koltuklar, lokantadaki en iyi masa, Bodrum'daki en iyi yemekler, Türkiye'deki en iyi gün batımı gibi hedefler peşindeyiz devamlı. Kazara bir şey beklentilerin bir çıt altında ya da ortalama kalitede olursa, "iğrenç, rezalet, bok gibi" lafları havada uçuşmaya başlıyor. Biri diğerinin istediği birşeyi beğenmezse ya da istemezse de yine aynı sıfatları hatta daha ağırlarını kullanarak orayı boka batırmak suretiyle karşısındakini isteyip isteyeceğine pişman ediyor. Mütemadiyen şu tipte konuşmalar cereyan ediyor.


"denize 'hebele'den girelim mi bugün"

"Nee hebele mi, bi defa orası iğrenç bi yer, denizi çiş kokuyor, yemekler korkunç kötü, oraya gideceğime halk plajında denize girer, pideciye giderim daha iyi, zaten babanen de dönünden geçerken hiç beğenmemişti hebeleyi. " (evet bişeye bok atarken cümle içinde bir yandaş kullanmak da çok makbul)


Tatilin 3. günü mesela çok estiğini bildiğimiz bir beach'e gittik, fakat malesef deniz biraz ılık ve yemekler de normal çıktı. Akşam dönüşte herkes oranın ne kadar iğrenç bir yer, denizin sidik kıvamında, yemeklerin de berbat olduğunu söyleyerek çok rahatladı. Yine o günün akşamında Gümüşlük'te balık yiyelim dedik, ama çok da kazık olmasın diye oranın en iyisi diye bilinen Mimoza'dan vazgeçmek zorunda kaldık. Sonuç olarak deniz kenarında cici sayılabilecek bir lokantada yedik ama ordan çıkarken yine balık rezalet, mezeler ortalama ve ambiyans da vasattı bizim için. Ama yanlış anlaşılmasın lütfen biz böyle çok mutluyuz.


Ancak tabii ki de bu grupta memnuniyetsizliğin kraliçesinin babaanne olduğunu belirtmeye gerek yok. Tatilin 4. günü kaldığımız sitenin plajından denize girdikten sonra babaannemi akşam 6.30 gibi yukarı çıkardık. Hem biraz o dinlensin, hem de biz biraz "haydi kalkın artık" nidaları olmadan keyif çatalım diye...Akşam 8'de biz mojitoları devirirken, babaanem “saat 9 oldu nerde kaldınız diye” aradı. 1.5 saat evde kalmaktan çook sıkılmıştı ve ne büyük talihsizlik ki ertesi gün bütün günü evde geçirmek zorunda kalacağı bir şey başına geldi.


4. günün sabahında babaannem kalktı ve kalkar kalkmaz bir çığlık attı. Dizi davul gibi şişmiş ve ağrıyordu. “Ben bugün denize girmiycem evde kalıcam” dedi. Böyle birşey söylediğine göre durum çok kritik olmalıydı. Babaanemin dizine buz, yanına da voltereni koyarak dışarı çıktık. Denize girmeden önce eczaneye uğrayalım dedik, deyiş o deyiş. Kendimizi bir alışveriş merkezinde şuursuzca alışveriş yaparken bulduk. Babaanemin yanımızda olmamasından faydalanarak kendimizden geçercesine alışveriş yapıyorduk, arada bir “hadi gidelim geç kaldık” sesleri duyuluyor ama kimse kendini alışverişin büyülü dünyasından çıkaramıyordu. 3. saatin sonunda, bu kez de kuzen sıcaktan fenalaşınca geri döndük, biraz da denize girip eve geldik. Merdivenlerden eve doğru çıkarken birden kapı açıldı, ve “Allah'ım içime doğdurdu sizin geldiğinizi, ruhsal bunalım geçiriyorum, kendimi dışarı atacaktım tam” diyen bir babaanne kapıda bizi karşıladı. Evde yalnız kalmaktan (bir-iki saat) kafayı yemiş ve “Allah bana acıdı, Allah beni iyileştirdi” gibi abartılı ruhani cümlelerle dizin artık ağrımadığını bize bildirdi. Fakat diz hala oldukça şişti, bu sebeple evde kalmasının daha iyi olacağını ima ettiğimiz saniyede babanem çoktan içeri gitmiş ve üstüne akşam yemeği kıyafetlerini geçirmişti bile. Hayatımda hiç onu bu kadar hızlı hazırlanırken görmediğimi söyleyebilirim.

Babaannem o akşam gittiğimiz hoş ve şık lokantayı yemekleri berbat bularak, menüde de köfte ve şehriye çorbası olmamasından dolayı ağır sözlerle eleştirdi. O kadar vasat bir lokantaymış ki, yemeklerden midesi bulanmış. O bunları söylerken hepimiz dünyaya kimden geldiğimizi hatırladık.

Monday, August 16, 2010

Aile Boyu Tatil-II

2. gün uykumdan tiz bir arya ile uyandığımı sandım. Aryanın oldukça yüksek frekanslı bir sese sahip babaannemin çoktan uyanmış ev ahalisine anlattığı hikayeler olduğunu farketmem pek uzun sürmedi. Kalkış, denize giriş ve kahvaltı sekansı gayet pürüzsüz ve iyi gitti. Bir gün önce sıcaktan öğlen ve akşam olmak üzere birer kere tansiyon düşmesi, baş dönmesi ve baygınlık yaşamış, hem de ortamda bir adet hamile ve bir adet yaşlı varken ve onlar da turp gibi takılırken bunu yaşamış olduğum için adım çürüğe çıkmış ve şahsıma gösterilen saygıyı tümden yitirmiştim. Kahvaltıdan önce denize giderken babaannem "senin bünyen zayıf, kahvaltı etmeden denize giriyosun, yine fenalaşma" dediğinde ne vahim bir halde olduğumu anladım. 25 haftalık hamile kuzenime kimse bişeycik demiyo ama bana sürekli laf geçiriliyordu. Kahvaltı öncesinde markete gitmek istediğimi söyleyince de halam benle dalga geçti, “sen market yolunda ölüp gidersin” dedi

Kahvaltı sonrasında büyük bir aile faciasına yol açan “babaanneme laptop alınıp, internet bağlanması” hususu açıldı. Babam laptop alınmasına büyük şerh koymuş ve bunu engellemek için elinden geleni yapmıştı ama tabii ki zafer babaannemin olmuş ve laptopu da internerneti de elde etmişti. Bu hususla ilgili konu açılınca, babaannem “kimse benim hürriyetime karışamaz, karışanı silerim” diye bir hönkürdü. Kuzenle beraber panik içinde konuyu kapamaya çalıştık. Bu ilk çıkış, o gün yaşayacaklarımızın küçük bir habercisiydi adeta.

Denize gitmeye sıra geldiğinde, kaldığımız siteye ait ama sadece orda ev sahibi olanların arabayla girebildiği bir plajı denemeye karar verdik. Ev sahibi olmamamıza rağmen, hamile ve yaşlı kartını oynayıp, en azından plaja yakın bir yere kadar arabayla gidebilmeyi umuyorduk. Hakkaten de bir hamile, bir 86lık, bir de çürük yumurtadan oluşan, ve sadece bir adet tam sağlıklı bireye sahip (halam) talihsiz bir gruptuk. Plajın kapısına geldiğimizde oldukça komik sahneler yaşandığını tahmin edebilirsiniz. Kapıdaki adamı görünce planladığımız gibi, hemen kartımızı oynadık; adam kartımızı gördü ve arttırdı, “Kusura bakmayın kimseye ayrıcalık yapamıyoruz, emir böyle”. Sonra zavallı görevli adam 4 kadının, 4 koldan uyguladığı ısrarcı baskılara dayanamayıp müdürünü aradı, ararken de durumuzu teyit etmek için aynı zamanda şöför olan halama sorular sormaya başladı:

Şimdi arabada bir hamile, bir de yaşlı var değil mi”

Evet

Müdürüm, arabada bir hamile, bir de çok yaşlı.... kaç yaşındaydı hanım”

86”

Arabada bir 86 yaşında hanım, bir hamile, bir... siz kaç yaşındasınız hanfendi”

50” (Halam nedense burda hiç anlamadığımız bir şekilde yaşını küçültmeyi uygun gördü, oysa gerçek yaşını söylese, elimiz güçlenecek ve belki de istediğimizi elde edebilecektik ama hayır! Ne olursa olsun gerçek yaş asla söylenmemeliydi)

Şimdi amirim, arabada bir hamile, bir çok yaşlı, bir de yaşlı” (50 demesine rağmen yaşlılıktan kurtulamayan talihsiz halam) “ bir de genç var...arabayla içeri girmek istiyorlar. Anladım efendim, peki, ileticem”

Sonuç:

-İstediğimizi elde edemedik.

-Hamile/yaşlı kartının sadece belediye otobüslerinde, o da bazen, geçerli olduğunu da bir kez daha anlamış olduk

-Canı pahasına da olsa gerçek yaşını söylemeyen halam sayesinde gülmekten geberdik.

Akşam olunca babaannem yemek masasında bana, "ben seni buraya getirdim, sen beni başından atmak istiyorsun" dedi durup dururken. Afalladım, oysa ben sadece iyi misiniz, hoşnutsuz gözüküyorsunuz gibi sorular soruyodum tam da. Büyük ihtimalle, bir önce yazdığım blog yazısını halamla kuzenim okurken görmüş, "ne okuyorsunuz" diye sorduğunda iyi kıvıramamaları sebebiyle kendiyle ilgili şeyler yazdığını anlamış olduğu için bunun hıncını çıkarıyordu. Zaten o yazıyı okuyamayınca, beni “merak etme ben sana dersini veririm” diye uyarmıştı... Herhalde akşam ders vermeye karar vermiş olacak ki, bayağı bi esti coştu...

Belli ki maceramız ilginç günlere ve olaylara gebe. Heyecanla izlemeye devam.