Thursday, November 30, 2006

Kasım sonu

Papa'nın küfür portföyümüze 1 numaradan giriş yaptığı, maaşların yıl sonu efektiyle kuşa döndüğü, AB'ye hassiktiri çekmemize ramak kaldığı, göçmen kuşların afrikada bir yerlerde takıldığı günlerdeyiz. Aylardan Kasım günlerden 30, bir gün sonra artık kimse kendini sonbahardayız diye kandıramayacak. İlkokul hayatbilgisi ders kitapları her ne kadar anlamsız bir ısrarcılıkla 21 Aralık diye bağırınsa da biz yarından itibaren dürüst bir kışa adım atacağız. En azından ben buna inanıyorum. Havanın kendisi de en az 5 derece soğuma planları yapıyormuş zaten.
Haftanın lafı: Friendship is overrated
Haftanın boktanı: Dondurmam Gaymak
Haftanın füzyonu: Kıymalı sushi oturma

Wednesday, November 22, 2006

günler günlerin ardından

Hani küçücük plastik silindir şişecik içi köpük dolu turşucuk oyunu vardır ya. Hani plastiğin içine yerleşmiş ortası boş minyatür tenis raketi formatındaki aparatı şişeye sokup çıkarıp, ağzımızdan üflediğimiz nefesle oluşturduğumuz köpükleri havaya saçtığımız o nefis oyun...Sanırım yeni bir hayat analojisi keşfettiğimi söylememe pek gerek kalmamıştır...Neyse tam da o köpükçüklere benzeyen renkli ve dinamik açılımlarla dolu hayatımızda yeni olmasa da son zamanlarda daha da çok farkettiğim bir durum söz konusu. Jet hızıyla geçen haftaların kendi içindeki fasit döngüsü. Pazartesi ve Çarşamba'nın söz gelimi, akustik dışında ne gibi farkları olabilir ki,? Neden pazartesileri hiç çalmayan telefonum Çarşamba günü böyle bir canlanma yaşarken, perşembe günü mesela kerhane telefonuna döner? Ve bu telefon neden Cumartesileri garip, tutarsız bir frekans yakalarken, pazarları hep aynı miktarda çalar. Salı ve Cuma arasındaki esrarengiz benzerlik nerden kaynaklanmaktadır? Cuma sabahı neşeli bir tını taşırken, cuma akşamı oluşan o garip hüznün arkasında neler yatmaktadır? Ve neden bu günler ve garip karakteristikleri sanki olağan düzen buymuşcasına birbiri ardına haftalar, aylar ve yıllar boyunca kendilerini tekrar edip dururlar? Bu şartlar altında o zaman, bir pazar akşam üstüsü mesela mutlu olmanın mümkünatı yok mudur?

Sunday, November 19, 2006

bir cuma akşamı senfonisi

Cuma akşamı davetlisi olduğumuz MTV launch party'ye gitmek için yola çıktık. Gece çıkmaya karşı içimde gittikçe artan bir isteksizliğin büyüyor olmasına rağmen, bu kez gidilen mekanın büyük ve ferah, elimizde de kapı gibi VIP davetiyeleri olması ben de gidilebilir etkinlik hissi yaratmıştı. Bir buçuk saatlik bir Cuma akşamı yolculuğundan sonra pırıl pırıl gençlerin organizasyonunda çalıştığı partiye vardık. Bendeki vehamet girişte park yeri gösteren çocukların üstlerinin kalın olup olmadığını, kapıda içeriye girmek için bekleyen gençlerin ebeveynlerinin yanında olup olmadığını kontrol etme boyutuna varmış durumda. Hatta kendimi tutamayıp maksimum 14 yaşında görünen bir çocuğa annesinin nerde olduğunu bile sordum. Öyle bir tiksintiyle baktı ki çocuk bana...Arabada almış olduğumuz alkolün de etkisiyle Emre Aydın ile başlayıp Serdar Ortaç'la son bulan bir coşma olayına da girdiğimizi söylemem lazım. Coşku seli esnasında bir yandan "o kadar da kötü diiliz, hala içimiz geçmemiş bak ne güzel sallıyoruz arabayı" diye kendimi avutmaya çalışıyor, bir yandan da "onbinsenedir aynı eğlence triplerini yapmaktan usanmadın mı, 50 yaşına geldiğinde de mi içkinin dibini vurup salak saçma müziklerle eller havaya yaparak eğlenmeyi planlıyorsun bre gelişme özürlü salak!" diyerekten kendime haksızlık ediyordum. Yolda yeni yetmeler gibi arabayı sallayarak dansederken
trafikte çiçek satmaya çalışan bir çingeneciğin bize bakıp alenen la havle çekmesi de beni biraz sarstı itiraf etmeliyim. Neyse vaka-i MTV'ye avdet etmeyi başardık sonunda. VIP salonu denen yer, küçük bir Türkiye simulasyonuydu adeta. Dar alanda kısa paslaşmalar, yer yer yükselen agresyon kat sayısı, lavuğun birinin çıkıp "kız arkadaşıma değdin ulan" diyerek olay çıkarması, bu ve benzeri hadiselerle 15 dakikada bir ortamda çıkan dalgalanma ve insanların birbirine girmesi sonra güvenliğin gelmesi. Gecenin sonunda 2 kavgaya karışmış, bir kere güvenlik tarafından kenara çekilmiş ve "beyfendi ben 31 yaşındayım, arkadaşlar genç, kanları deli, bizim olay çıkarabileceğimize inanabiliyor musunuz" kıvamında bir monolog yapmış, en sevdiğim saatimi kaybetmiş, etraftaki çıtırları görüp depresyona girmiş ve bira kaynaklı bir başağrısıyla hayata küsmüş bir haldeydim.

Wednesday, November 15, 2006

hmmm

Hayatı randomly güzelleştiren şeyler diye bir liste başlatacak olsaydım başa mahalleleri ve mahallelerin kendine özgü karakterlerini ve, varsa delilerini, sonra sokak çalgıcıların ve ermiş yaşlı amca ve teyzeleri koyardım. Tuvalette harcadığım zamanın günün geri kalan kısmından daha çok bana ait olduğunu hissediyorum. Aklımdan tuvaletteyken her ne geçiyorsa, korkunç değerli versus işteki sikindirik ahmet efendinin ettiği lafa kafamın takılması. Tuvalette hep bir özlem duygusu ve burun direği sızlaması hadisesi yaşıyorum nedense. Belki çok saf ve damıtılmış en hakiki öz düşüncelerimle başbaşa kaldığım o küçük ama değerli zaman diliminin bana hatırlattığı her ne varsa bi şekilde içimi sızlatıyor.

Monday, November 13, 2006



Lost bitti kavruk kaldık. Elimiz ayağımız tutuldu sohbet edemez olduk. Geyiğin dibine darı ekildi, ayak üstü muabbetleri öksüz kaldı. İtiraf ediyorum hayatımda doğan boşluğu kitap okuyarak dahi gidermeyi düşündüm, o derece... Neyse sonra kendime geldim, hemen bir kursa yazıldım.