Saturday, August 27, 2011

Tatil Güncesi 2011-I

Bu blogu takip edenler geçen sene babanem, halam ve kuzenle yaptığımız komik tatili hatırlarlar. Bu sene tatilin babanemli versiyonunu bir gün arayla kaçırdım. Hem de babanenin yanında bir de anane bonusu vardı ama o seviyedeki komikliğe bu sefer malesef yetişemedim ve yine aileyle ama farklı bir ekiple yeni bir tatile başladımç. Bu seferkinde farklı olan sadece babanemin eksikliği değil tabi. Aradan geçen bir senede o kadar çok şey oldu ve o kadar çok şey değişti ki, geri dönüp bakınca geçen sene gerçek bile gelmiyor. Bu değişikliklerin arasında en müthiş olanı ise, geçen sene bize yasak olan otoparka girmek için kullandığımız hamile kartı nı kullanmamızı sağlayan küçük bir mucize...Adı Erim...

Hikayenin başını, Erim'in doğuş hikayesini bilenler Erim'le beraber tatil yapabiliyor olmanın gerçekten de ne kadar mucizevi olduğunu anlamışlardır zaten. Bilmeyenler için özet gerekirse, geçen sene, tam da bugün, doktorlar daha doğmamış Erim'in yaşama şansı olmadığını ve 7 aydır annesinin karnında büyümeye çalışan minik şeyin güneş ışığını bir kere bile göremeden alınmasının daha doğru olacağını buyurmuşlardı. Bu ihtimali duydudukları anda reddeden anne-babası Erim'in dünyaya gelip yaşaması için o kadar savaştılar ki, adı da "müjde" anlamına gelen bu minik mucize doğduğu andan itibaren hem onlar hem de ailenin geri kalanı için inanılmaz değerli bir küçücük cancık oluverdi.

Tabi söz konusu bizim aile olunca bu "değerli" olma mevzunun ne kadar bokunun çıkabileceğini de belki yine bu blogun takipçileri tayahhül edebilirler belki. Bir örnek vermek gerekirse, Erim hergün tam kadro bir koro eşliğinde yemeğini yiyor, ve bu koro ancak sevdiği şarkıları söylerse yemeğini bitiriyor. Koro performansını gerçekleştirdikten sonra yine ful kadro olarak banyoya gidiliyor ve bu kez farklı bir repertuar eşliğinde kutsal tartma işlemi gerçekleştiriliyor. Bu işlem günün moodunu belirleyen çok önemli bir mevzu. Erim tartı üstündeyken kazara işeyip ya da son yediği lokmalardan birini kusarsa (ki bu onun en azından 100 gr kaybetmesi anlamına geliyor) annesinde korkunç bir moral bozukluğu oluşuyor ve bir sonraki öğün Erim'in daha da iştahla yemesi için Michelin yıldızlı bir şefin yazdığı yemek kitabından daha da besleyici ve çekici bir yemek seçilip, yemek korosunun söyleyeceği şarkı repertuarı tekrar bir düzenleniyor.

Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Daha neler, bizim ailede abartı yoktur!

Bu seneki ekip (farklı mekanlara dağılmış ve arada gelip gidenler olsa da) daha geniş olduğu için daha da komik maceralar bizi bekliyor olmalı diye düşünüyorum... Önümüzdeki günlerde devam etmek üzere...

Wednesday, August 17, 2011

Efkar yağmurları

Ren Nehri'nin kenarında bir kasaba otelinde, yağmur sonrası serinliğinde, otel odası melankolisinde ojelerim yarı çıkmış efkarlı bir halde oturuyorum. İnsanın neden orda olduğunu, neden bu tuhaf hayat yaşadığını bilemediği anlardan biri. Aklıma her giren şey efkarlandırıyor. Babamı düşünüyorum efkarlanıyorum, sevdiklerimi düşünüyorum efkarlanıyorum, "kısa boylu olmak ne güzel, insan kendini çocuk gibi hissediyor" diye bir sevinçli bir cümle geçiyor içimden, çocukların sevmeye kıyamadığın masumiyeti geliyor aklıma, yine efkarlıyorum. Anlaşılan bundan kaçış yok. Madem öyle dibine vuralım...

Saturday, August 06, 2011

Siz Ruhi Bey Nasılsınız?

Sizi anlamayı sizi sevmenin bir parçası yaptım. Sizi severek acınızı içime kattım. Sizi severek kendimden uzaklaştım. Şimdi size söyleyemediklerim var, söylemekle sayıklamak arasında bir yerlerde bekleşiyorlar. Sizi anlarken arttırdım, arttırırken azaldım. Azaldıkça sizi anlamaktan uzaklaştım. Konuşurken gözlerinize bakamadım. Oysa gözleriniz olmadan yapamam bilirsiniz. Ruhi Bey, beni de sever misiniz?

Sunday, June 19, 2011

Babalar ve Kızları


1 ile 5 yaş arasındaki neredeyse tüm anılarım babama dair... Tüm çocuk kahkahalarımın, tüm hayranlıklarımın, tüm oyunlarımın içinde babam var. Neden bu anıların çoğunluğunda babamın olduğu bu yazının konusu değil, ancak babamın benim için ne anlama geldiği tam da bu yazının konusu...

Babama dair ilk duygum/düşüncem onun kudretli, harikulade bir büyücü olduğu... İnsan üstü güçleri olan bu baba her gece yatağımın baş ucuna gelip, havadan uçup gelerek ustalıkla ağzıma giren küçük bir parça çikolatanın ardındaki esrarengiz güçtü. Her gece usanmadan sorardım, "yaaa babacım, sen mi atıyorsun çikolatayı", o da "ben değil büyücü atıyor" diye cevap verince hiç sorgulamadan inanırdım. Biraz büyüyüp 4-5 yaşına geldiğimde, sıkı bir saklambaç oyununa sardırmıştık beraber. Saatler süren ve babamın asla oynamaktan sıkılmadığı oyunda, babam saklanınca, bir türlü onu bulamayıp nerede saklandığını sorduğumda beni çekmeceye saklandığına inandırmıştı. Sıra bana geldiğinde kendimi çekmeceye sokmaya çalışırken bulurdum. Giremediğimde ise kendi kendime cevabım hazırdı... Babam büyücüydü, tabi ki herşeyi yapabilirdi, benim yapamamam normaldi...

Daha da büyüyüp okula başladığımda babama mevsimleri sormaya başlamıştım. O zamanlar Accuweather filan da yoktu hayatımızda. Yarın kar yağıp, okul tatil olacak mı? 23 Nisan töreninde yağmur yağacak mı? Verdiği yanıtları bir saniye bile sorgulamamıştım. Yavaş yavaş büyücüden Tanrı'ya giden bir yola girmişti babam benim için.

İlk ergenlik yıllarımda babamın insan olduğunu farketmemle beraber korkunç bir kızgınlık bürüdü içimi. Artık ders çalışmak yerine TV seyretmeme kızan, yemek istemediğim kerevizi zorla yediren bir baba figürü vardı hayatımda. Bana ısrarla "insanlara hayır demeyi öğren" diyordu. Üstelik kar yağacak dediği günlerde kar yağmıyordu (evet o yaşta da hala sormaya devam ediyordum). "Babamın aslında ne kadar haklı olduğunu sonraları anladım" filan demeye çalışmıyorum, sadece babasına bu kadar hayran bir kız çocuk olarak bu kızgınlık evresine girebilmiş olmaya şaşıyorum. Benimle olan ilişkisinde yaptığı her şeye o kadar çok kızıyordum ki, işin tuhafı onun da bu yeni durumu sindiremediğini, bocalayıp üzüldüğünü de görüp, daha da çok sinirleniyordum. İnsandı işte, kudretsiz bir insan! Ergenle, hele benim gibi fazlasıyla baş belası bir ergenle başetmek gerçekten insan üstü bir güç gerektiriyordu kesinlikle.

Liseye geldiğimde ise çok yakın bir dostum, bazen kızıp kavga ettiğim ama ne olursa olsun bana korkunç inanan, her şeyiyle bana güvenen, destek olan, hep bana taraf olan bir babam vardı. 16 yaşında "arkadaşlarımla tatile gidiyorum" dediğimde, yine tarafını benim yanımda tutmuştu. O ve ben, gitmemem gerektiğini düşünen bütün diğer aile fertlerine karşıydık...Bu taraflık hali çok uzun yıllar devam etti. Genel geçer normların dışında kalan tüm eylemlerimde tek desteğim, bana tek güvenen insan hep babam, hep babam oldu.


18-19 yaşlarında ilk erkek arkadaş darbesini yediğimde, ağlamaktan sırılsıklam olmuş yatağımın
başucuna gelmişti yine... Bu kez büyücü olarak değil, sonsuz özel bir baba olarak... "Seni hep sevecek, hep yanında olacak bir erkek var" hayatında deyip göz yaşlarımı dindirmişti.

Babam kişiliğiyle, iddiasıyla, babalığıyla hep farklı, hep aykırı bir adam oldu. Bense büyüyüp çocuk renkliliğimi yitirdikçe onu sorgular oldum. Neden aykırı, neden bunu yapıyor, niye hayatı zorlaştırıyor? Biliyorum ki, tüm bu sorgulamalarım yüzünden onulmaz pişmanlıklar yaşayacağım bir gün...İşte bununla hiç başedemiyorum.

Zamanla, ölümle, insanların zamana karşı kaybettikleri yarışla ilgili meselelerim olduğu ortada, Bu meselelerin en büyüğü ise babamın bu yarışçılardan biri olması karşısında duyduğum kızgınlık. Ergen yıllarımdaki kızgınlığa benzer, babamın yaşlanıp bütün ona atfettiğim tanrısal özelliklerinin her birini yavaş yavaş yitirdiğini, ya da aslında hiç sahip olmadığını görmek içimde korkunç bir isyana yol açıyor. Gizli gizli sigara tüttürmesi, duygularıyla başa çıkamayıp aşırı tepkiler vermesi, duygularını dillendirememesi, konuşmadan iletişim kurmaya çalışmasına çok kızıp, sonra aynı zayıflıkların hepsine sahip olduğumu, babamın da en az benim kadar insan olduğunu görmek tuhaf duygular uyandırıyor.

İşte tüm bu tuhaf duyguların içinde en büyük aymazlığım babamın ne kadar özel, ne kadar muhteşem bir insan olduğunu hatırlamadığım anlardadır, babamın insan olmasını hala hazmedeyip ona ergen tepkileri verdiğim günlerdedir, ona bir türlü her şeyimle kendisini ne kadar sevdiğimi söyleyemeyişimdedir. Bu yazıyı yazıp, ona okutacak yetişkinliğe bile sahip olmayışımdadır.

Bu babaların suçu mudur, evlatların mı hala çözebilmiş değilim ancak babayla olan ilişkide bir türlü büyüyemek, içinde yanan tutuşan ergen çatışmalarla hala babaya kızmak sanırım bana özel bir durum değil. Neyse ki bütün bu çatışmaların hiçe indirgendiği bir hal de var, o da koşulsuz, mutlak, enginler kadar büyük sevgiyle babayı sevme hali...

Belgrad Ormanı, 1979

Babama baktığımda ölümsüzlüğü öyle çok istiyorum ki, çok istersem evrenin bana yardım edeceğini düşünmek, babamla beni hiç ölmediğimiz bir uzay boşluğunda sonsuza kadar salınarak tutmasını istiyorum. Ben, Belgrad ormanın'daki o bankın üzerindeki kadar küçük; O, bankın yanına oturmuş göle bakar hali kadar genç, elele tutuşmuş, zamanın içinde huzurla donalım istiyorum.

Tüm babalara sevgiyle...

Saturday, March 26, 2011

Kainat Yaprak Gibi Kat Kat

Çook uzun zamandır yazılmaya blogu tekrar canlandırma zamanı... En son Ağustos sonunda yazmışım. Bu böyle; artık çok da sorgulamamak lazım. Yaz bayar, içimi sıkar, kış gelir, depresyona sokar, bahar gelir ve benim kısa ömrüm başlar. Tekrar iyi, tatlı, sevgi dolu biri oluveririm. Taa ki yazın sonları yeniden yaklaşıp, kısır döngüm başlayana kadar. O yüzden Ağustos sonunda susup, Mart sonunda konuşmaya başlamam sadece normaldir.

Ağustos'dan bu yana, aradan geçen zaman çok devrimci gözükmese de geri dönüp baktığımda yine ölümler, yine doğumlar, kahkahalar, hüzünler, çabalar, çabalamalar, sosyallikler, yalnızlıklar, kararlar, hırslar, bezginlikler son 6 aya dizilmiş durumda. Kısaca hayat...

Son 6 ayda olan olup biten önemli ya da dönüştürücü hadiseleri buraya yazma niyetim yok. Yazmaya çalışsam da altından kalkamam, kendime sinirlenirim, kayıt tutma derdiyle sayfalara sığmam, o yüzden gerek yok diyelim ve bu aralar (bu da son 6 ayın eseri) kitap klübümüzde okuduğumuz bir kitapla devam edelim.

Evet bu sefer ki kitabımız Ahmet Hamdi Tanpınar'dan "Saatleri Ayarlama Enstitüsü". Hala buluşup kitap üzerinde konuşamadık o ayrı (siz bu satırları okurken kahvelerimizi ve konyaklarımızı yudumlarken-kitap klüplerinde sadece kahve ve konyak içilebiliyor-bu tuhaf kitap hakkında konuşuyor olacağız büyük ihtimalle) ama yine 3-5 satır bir şeyler karalamak istedi canım. Hem bana da idman olur.

Bu, yıllardır övgüsünü duyduğum, baş yapıt olarak değerlendirilen, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" adındaki kitap, son zamanlarda okuduğum en tuhaf şeydi. Bu tuhaflığın bir Boris Vian, ya da Kurt Vonnegut tuhaflığına denk olmadığını ya da bizarre akımıyla da pek alakası olmadığını söylemeliyim. Tuhaf bir kurgusu olan, giriş ve gelişmesinin birbirine girdiği onlarca sayfanın sonunda bir anda sonuçlanan, yazarın alay mı ettiğini yoksa tam tersine hiç bir şeyle alay etmeyip her şeyi çok mu ciddiye aldığını bir türlü anlayamadığın bir kitap.

SAE bir yandan yazıldığı zaman için uygun kaçsa da zamanımızın ruhuyla okunduğunda basmakalıp betimlemelerden ibaret modernleşme eleştirisiyle iç sıkan, grotesk türk filmlerinde yer alan içki içip hunharca danseden zengin ama zalim sosyete basmakalıbı kadar bayık anlatımları içeren, ancak bir yandan da Türkçe'nin yazılmış belki de en güzel cümlelerine ev sahipliği yapan, nereye oturtacağını bir türlü kestiremediğin bir kitap.

Kitap belki de kafa karışıklığının tarihte tezahür etmiş en güzel hali. Yazarın bir türlü karar veremediği, ne demek istediğinin anlaşılmadığı öyle çok mesele var ki...

Kitabın baş kahramanı Hayri İrdal, ezik, silik ve çekicilikten uzak bir karakter mi yoksa bütün sahteliklerin ortasında duran sahici ve samimi, dürüst bir insan mı?

Kitabın şatafatlı bir diğer karakteri Halit Ayarcı şarlatanın önde gideni mi yoksa insan tabiatının en derin detaylarını sökmüş, işini bilen, kendine güvenli bir lider mi?

Hayat acılarına rağmen olduğu gibi mi yaşanmalı yoksa yaşandığı gibi mi olmalı (Böğk)

Ve bu kitap aslında fazla uzun bir öykü mü yoksa hakkını veren bir roman mı? İşte belki de yazarın bile bilemediği bu soruların cevaplarını az sonra tartışmaya gidiyorum. Giderken de ıslık çalıyorum.